16 Kasım 2011 Çarşamba

Buluttan Basamaklar

Durup dururken her şey çok güzel olacak diyen bir ümitle gülümseyerek yürüyordu. Adım attıkça bütün kötü şeylerden adım adım uzaklaşıyor, ayaklarının altına buluttan basamaklar seriliyordu sanki. Gittikçe hafiflediğini hissediyordu. Öyle bir coşku kapladı ki içini adımları hızlandı. Bir an önce eve gitmek istiyordu. Koşabilirdi fakat hızlı yürümesi için olmadığı gibi koşması için de bir sebep yoktu. Caddede bir yürüyüş temposu tutturmuştu ki yanından geçip gittiği insanlar onu istemsiz bir yarışma duygusuna sokmuştu ve önünde geçmesi gereken onlarca insan vardı. Onlar yürüyorken koşmak olmazdı. Caddeden çıkacağı sapağı bitiş çizgisi olarak koydu ve kimin o noktadan geçtiğini görmüş de olsa kendisinin birinci olacağını biliyordu. Çünkü onlar yarışın farkında değillerdi bu yüzden önde başlamışlardı. Fakat o da biliyordu ki kendisi gibi aynı yerden sapmayacak olanlar yürümeye devam edeceklerdi, bu saçma sapan yarışın bittiğini fark etmeden. Kendini o kadar kaptırmıştı ki baldırları yanmaya başlamıştı. Aslında sadece bir an önce eve varmak istiyor bu yarış da ona yardım ediyordu. Bitiş noktasına 4 kişi kala kaval kemiklerinin sızım sızım sızladığını ve baldırlarının neredeyse alev alacağını hissetti. Yorulmuştu ama spor olmuştu işte. Hem eve varacağı süreyi kısaltmıştı bu yarış. İçinden son düzlüğe gelmiş at yarışı seslendiriyordu. İçindeki ses yükseldikçe adımları genişliyor ve hızlanıyordu. Önündeki 3 kişiyi geçtikten sonra dördüncü kişinin 3 adım gerisinde buldu kendini. Bitiş noktasına 50-60 adım ya vardı ya yoktu. Belinde, bacaklarında kaslar gerilmişti iyice. Önündeki kadın bir yarışta olduğunun farkında değildi ama kulağında kulaklık, hışırtılı eşofmanlarıyla bu adam için ne kadar dişli bir rakip olduğunu gösteriyordu ki son 10 adıma yan yana girmişlerdi. Kadın dönüp bakmıyordu bile. Atkuyruğu yaptığı saçları yürüyüş temposundan bir sağa bir sola sallanıp duruyordu. Sıkı bacakları ve düzgün kalçaları “bıraksana yarışı ihtiyacın yok işte, bu yürüdüğün kadarı da formunu korumaya yeter” dedirtiyordu. Adam son 5 adım kala “bu yarışı kazanmalıyım yoksa bitiş noktasından bir adım bile ileri gidemem artık, çöker kalırım” diye geçirdi içinden ve son olduğunu düşündüğü enerjisiyle atağa kalkıp bitiş noktasına 3 adım kala 2 adım farkla yarışı kazandı. Yüzünde dünya şampiyonluğu kazanmış gibi bir gülümseme ve sevinç belirdi. Gururluydu. Yarışın ikincisi olan kadına döndü fakat kadın görünmüyordu. Yoksa o da mı aynı yerden dönmüştü? Beni geçti mi, yoksa yarış bitmedi mi? diye düşündü. Sağa sola baktı göremedi. Birkaç adım geri yürüdü köşedeki gazete bayiinin önünde yarışın ikincisi kadının gazete aldığını gördü. Manşetlere bakmak için erken diye alay etti kendi kendine evin yolunu tutarken. Yorgundu.
Motor durdu. Kaput sıcaktı ve hırıldıyordu. Neden yapmıştı böyle bir şeyi ki? Neydi adımlarını hızlandıran bilmiyordu. Bir manik atak gibiydi, birdenbire parlayıvermişti. Bir an önce eve gitmeyi çok istiyor ve bu enerjisiyle çok şey yapabileceğini düşünüyorken bütün enerjisini tüketmişti. Ne zamandır ertelediği dekor değişikliğini yapabilir, atılacak büyük parça eşyaları dışarı çıkarabilirdi oysa. Şimdiyse bir duş ve ardından bir bira açıp pencerenin önündeki koltuğunda pineklemenin hayalini kuruyordu. Yapılacak onca şey bir kez daha erteleniyor, ertelendikçe başlanması güçleşiyordu. “Başlamak!” diye yankılandı sesi içinde. “Baş lamak” baş sahibi yapmak yani, akıllamak… Bütün yapmak istedikleri, başsız gövdelerdi ve kalabalık yapıyor, canını sıkıyordu. Başlamalıydı onları, bir yerden başlamalıydı onlara yoksa hayat berbat.
Rejenerasyon antrenmanı yapar edasında tutturduğu sağlıklı yürüyüşünü bir sigara yakarak sonlandırdı. Hayat vücudunda biraz daha normal akmaya başlamıştı. Yalnız hissetti kendini bir an çünkü evde biri olsaydı zamandan kazanmak için arayıp şofbeni açmasını söyleyebilirdi. Olsun yalnızlık ona dokunmuyordu. Bazen yalnızlık bile bana dokunmuyor diye kendini dokunulmaz, yalnız hissettiği de olmuyor değildi.
Karşıdan karşıya geçmek için dört yol ağzında durdu. Yönetmensiz, anlaşmasız dört yoldan arabalar vızır vızır akıp gidiyordu. Bir arabası olsaydı ilk otoyola çıkışında bu şehri terk edeceğine emindi. Kısa süreli trafiğin sıkışmasından faydalanarak karşı kaldırıma varmak üzereydi ki sarı yol çizgisinin yola bir iki adım gerisinde kalakaldı. Neye uğradığını şaşırmıştı. Adım atamıyor, bacaklarının üzerinde güçlükle duruyordu. Hayatında ilk kez böyle bir acı sınıyordu vücudunu. Geçip giden arabalar, insanlar onun için daha gürültülü ve daha hızlıydılar artık. Yapılabilecek tek şey bir taksi durdurup eve gitmekti. Yoldan kaldırıma çıkmak istedi fakat üzerinde durduğu bacaklar bacak değildi sanki kıpırdayamıyordu. Yaklaşan taksilerle ümitleniyor ama çok geçmeden dolu olduğunu gördükçe gözleri dolup dolup gözyaşları içine süzülüyordu. Bir an dörtyolda sıkışan trafikten bulduğu ilk boşluktan hızla çark etmeye çalışan boş taksiye ümitsizce elini kaldırdı ve taksi ani bir frenle 2 adım ötesinde durdu. Sadece 2 adım atmalıydı. Cesaretini toplamak ister gibi yutkundu. Bütün vücudundan destek alacak ve çok güç görünen bu 2 adımı atacaktı. İlk adımı atmayı başarmıştı ve hala ayaktaydı. Dört yandan korna sesleri, bağırıp çağıran insanlar üstüne üstüne geliyordu. Taksici hafif aralık camdan “hadisene be ağabeycim küfür yiyorum burada” diye söylendi. Tek adım kalmıştı sonra taksinin içindeydi. Arka kapıya doğru yöneldi ve taksinin hemen arkasında duran arabanın içindeki kadınla gözgöze geldiler. Adamın dudakları “Zeynep” diye kımıldadı. Kadın direksiyon başında adamı seyrediyordu. Adam taksinin arka kapısına doğru uzandı ve güçlükle kendini içeri attı. Ağrıdan gözlerinden yaşlar damlıyordu. Ne taksiciyle, ne başka biriyle gözgöze gelmek, karşılaşmak istemiyordu şu an hiç. O kadar çökmüştü ki acaba Zeynep arkamızda mıdır hala diye aklından bile geçirmedi. Öyle bir an, öyle bir gözgöze gelmeydi işte. Yıllar sonraydı ve çok zamansızdı şu an. Bu halde kimsenin onu görmesine izin vermezdi elinde olsaydı. Anlamış mıdır diye düşünüp durdu yol boyunca. Buna kafayı o kadar taktı ki bu ağrının neyin nesi olduğunu, nereden çıktığını bile düşünmek aklına gelmedi. Nihayet evin önüne gelmişti gelmesine de nasıl inecek, apartmanın kapısına ulaşmak için o basamakları nasıl çıkacaktı? Ağır hareketlerle şoföre parasını uzattı; biraz toparlanmak için zaman kazanmak istiyordu. Derin bir nefes aldı ve hızla kapıyı açtı. Arka koltukta kıçının üzerinde sürünerek sağındaki kapıya yanaştı, bacaklarını aşağı sarkıttı. Kapıdan, koltuktan kuvvet alarak kendini bir kuklayı ayağa kaldırır gibi ayağa dikti ve güçlükle bir adım ileri çekilerek hırçın taksiciye yol verdi. Bir süre olduğu yerde dikildikten sonra kuvvetini toplayıp bir adım attı, başını hafifçe sola çevirip gördü ki bir kadın ona doğru koşar adım yürüyor, yaklaşıyor derken kadın adamın kıyısında bitti ve ikisinden de hiçbir ses çıkamadan kadın adamın koluna girdi. Tek bir soru vardı adamın aklında, sadece tek bir soru, “Zeynep?” bir şeyler söylemek istedi, ona dokunmadan yürüyebilmek istedi fakat mümkün değildi. Zeynep’in elleri şefkatle dokunuyordu adama, kaygı yüzünden okunuyordu. Sonradan “yürürdün be, bir bokun yoktu, onun seni böyle görmesine izin vermemeliydin” diye söylenip duracağına emindi. Apartmanın basamaklarına geldiklerinde Zeynep koltuğunun altına girip adamın şaşkınlığını bin kat daha artırmış, mesafeyi ortadan kaldırmıştı. Ağır ağır basamakları çıkıyorlardı. Aralarında çıt çıkmıyordu. Apartman kapısından girip asansöre varmayı başardıklarında asansörün en üst katta olması bir kez daha gözgöze gelmelerine sebep olmuştu. İşte böyle geçiyordu yıllar. Her acelede, her ihtiyaçta en üst kattan çağrılıyordu asansör. Zeynep’in gözleri doldu. Adam durduğu yerde soğuk terler akıtıyordu. Asansörde birbirini hiç tanımayan iki komşu gibiydiler. Adam cebinden anahtarlarını çıkardı, asansörden indiler. Evin kapısını açarken dörtyoldaki korna sesleri, bağrışmalar adamın kulaklarında uğuldadı, hala öylece kalakaldığı yol kenarında gibiydi ve orada Zeynep’le gözgöze gelişini hatırlayıp bir an Zeynep’e döndü, kapıyı açtı. İçeri girer girmez, yardımsız, neredeyse sürünerek Zeynep’i bırakıp kendini koltuğa bıraktı, gözlerini kapattı. Zeynep salonun girişinde durup bir süre seyrettikten sonra ne yapacağını, ne olduğunu bilemez bir halde üzerini çıkardı. Şöyle bir etrafa göz gezdirdi. Her şey gayet düzenliydi, temizdi hoşuna gitti. Adam oturduğu yerde derin derin nefesler alıyordu. Gözlerini açıp toparlanmaya çalıştı ve güçlükle ayağa kalkıp ayaklarını sürüye sürüye duvarlarda terli ellerinin izlerini bırakarak mutfağa geldi. Ağrı kesici aranıyordu sağa sola bakındı buzdolabının üzerindeki kasenin içini yokladı eliyle ve birkaç ilaç içinden işine yarayacak ağrı kesiciyi buldu. Zeynep mutfak kapısının önünde dikilip yılların sessizliğini “ne içiyorsun sen?” diye sorarak bozdu su doldururken. Adam allak bullak olmuştu, her şey güçtü. Güçlükle “ağrı kesici” diye yanıtladı ve 2 ağrı kesiciyi avucuna alıp Zeynep’in şefkatle uzattığı suyla yuttu. Yatmalıydı bir an önce ama yürümek, ayakta durmak zulüm geliyordu, düşünceleri çekilmişti. Neyin nesi olduğunu, geçip geçmeyeceğini bilmediği bir ağrıyla uğraşmak zorundaydı üstelik yıllardır görmediği eski sevgilisi yanındayken. Mutfaktan çıkmak için bir adım atmaya çalıştı ve Zeynep’i koltuğunun altında destek buldu yine. Başka bir ağrıydı bu da, dayanılır gibi değildi.
Uzanmış yatıyordu artık. Zeynep koltuğa ilişmiş adamı seyrediyordu. Zeynep meraktan çıldırıyordu, kaygılıydı. Bu sessizliği bozmak için yer arıyordu ikisi de. Zeynep silkinip hüzünlü, titreyen sesiyle “sen taksiye binmezsin, binsen arka koltuğa oturmazsın” dedi. Adam tebessüm edebildi sadece. Zeynep çok güçlü bir merakla, kaygı içinde “Nasılsın?” dedi. Adamın gözlerinin içine içine bakıyordu.
“Camdan, ince uzun birer deney tüpü gibi bacaklarım. Hani oyuncak bebeklerin bacaklarını söküp takardık da tam oturmazdı ya o bacaklar… Anladım ne çok acı, ne çok ağrı çekermiş o bebekler.”
Ağır ağır konuşuyordu adam. Konuşurken gözleri doluyordu. Zeynep’in gözünde canlandı adamın söyledikleri, canı acıdı, içi ürperdi. Gözleri, aktı akacak damlalarla dolu “Peki neyin var? Neden? ” diye sordu ama sorunun cevabını almak istemiyordu. “Kahve içer misin?” diye ayaklandı kadın birden. “Sade, şekersiz?” adam gözlerini kırpmadan başıyla onayladı, tebessüm ederek. Gözlerini kırparak cevap vermeyi isterdi fakat kırpsa gözlerine dolan damlaların akıp gideceğini biliyordu. Zeynep mutfağa doğru yürürken gözlerindeki incileri düşürdü, adam yanaklarına…   
 Zeynep kahvelerle yaklaşırken “ben yine gelirim” dedi. Kahve fincanları elindeyken, parmağında pırıl pırıl yüzüğü görünüyordu. Kahveleri yaparken ağlamış fakat ağlamış yüzünü kamufle etmek için elini yüzünü yıkayıp, makyaj yapmıştı. Yüzük Zeynep’i bir an telaşlandırdıysa da adam “biliyorum” dedikten sonra rahatlamıştı. Sadece evlendikten sonra ilk karşılaşmanın tuhaflığıydı hepsi bu. Hem de böylesi tuhaf bir durumda. Adam konuyu “İyiyim ben bir şeyim yok” diyerek değiştirdi. “En azından bildiğim bir şeyim yok”
Zeynep’in kaygıları bir an olsun dağılmıyordu. Adamın kendinden bir şey sakladığını düşündü. Gözlerini dikip uzun uzun baktı. Adam bu bakışı tanıyordu. Tekrar, bildiği bir şeyinin olmadığını söyledi. Bu kez ikna etmişti. “O zaman bir doktora gideceğiz” dedi kesin ve net bir sesle. “Gideceğiz?” Adam önemsemedi masanın üzerindeki sigarasını istedi. Bir sigara çıkardı, yaktı. ”Sen içmiyorsun artık galiba?” Zeynep aynı kesin tonla “Bıraktım. 3 yıl oldu” dedi. O an her ikisi de geçmişi dillendirmemek için kahvelerine saklandılar fakat gözlerini kapatıp kimseye görünmediğini sanmak gibi bir saklanmaydı bu. Kahveler içilmeden soğurdu sevişirken. İkisinin de hatırladığı buydu ve büyüktü bu hatırlamanın sessizliği. “Benim gitmem gerek” dedi Zeynep. “Aklım sende kalacak üzgünüm ama… Lütfen yat dinlen sana yardım edecek birilerini çağır diyeceğim ama çağırmazsın ki! Biraz uyusan iyi edersin mutfakta yiyecek bir şeyler varmış, telefonunu, sigaranı buraya bırakıyorum yarın gelirim” dedi ve adamın üzerine eğilip yanaklarına birer öpücük kondurdu, elini tuttu ve bir şeyden sıyrılmak ister gibi dönüp kapıya yürüdü ve hiç tereddüt etmeden çıkıp gitti. Kapının kapanma sesi, rüzgarına ve adamın üzerine bıraktığı aynı parfümün kokusu adamı sarsmıştı. Her şey kafasının içinde uçuşup durdu ve biraz olsun hafifleyen ağrılar içinde uykuya daldı.

                                               


          



0 Yorum yazan: