20 Ağustos 2011 Cumartesi

Pis Bir Yalnızlık

Akşam ne yediğini hatırlamak için ocaktaki tencerelere baktığında saat gece yarısını çoktan geçiyordu. Ocakta 3 tencere duruyordu ve leş gibi de kokuyordu, kapaklarını açtığında. Birinin içi yarım su doluydu, yağlı, salçalı, domatesli ve içinde tencerenin dibine, sağına soluna yapışmış patates, domates gibi parçalar vardı; bazı ince parçacıklar da paraşütlenerek suyun üzerinde yüzüyordu. Paraşütlenmek? Gökten sofra mı inmişti de paraşütlendirdim bir yemek ögesini bir satırda? Peygamberlerden birinin adı geçen böyle bir hikaye hatırlıyorum, Hz. Musa olabilir. Gökten sofralar iniyormuş da şükürsüzler bu sofrada mercimek niye yok, bu bulgur neden esmer değil filan deyince sofra kalkıvermiş. Sonra başlamış insanoğlu, insankızı karnını doyurmak için çalışmaya. O da perdeleri kapalı, karanlık, havasız ve leş gibi kokan bir mutfakta; sıçrayan yağların üzerinde, orasında burasında makine yağı gibi bir şeye dönüştüğü ve dökülen yemek parçalarının ısıdan kömür olup yapıştığı bir ocağın başında bu akşam ne yediğini hatırlamaya çalışıyordu. Daha birkaç saat önceydi, fakat hiçbir ipucu yoktu. Tencerenin birinde üstü yeşil, beyaz özel bir sos kaplanmış bir kaşık pilav; bildiğin küf! Diğerinde, dibinde donmuş bir tereyağı katmanı üzerinde tek başına öylece duran bir fiyonk makarna tanesi. Tencerelerde tabii bir sıcaklık yok. Bir sıcaklık yok tencerelerde. Hiç hatırlamıyordu akşam, daha birkaç saat önce ne yediğini. Yalnızdı…Çok yalnız…      

2 Yorum yazan:

ILGIN dedi ki...

sen nediyorsun geçen gün yalnızlıktan ölüyordum "kaybedenler kulubünü anımsattı:)

Pia Esther dedi ki...

Buz gibi, keskin bir koku.. öyle keskin öyle derin ki , çöle yağmur yağarken susuzluktan ölmenin çaresizliği sanki..Kokusuna susamış bir bağımlıyım. Kafamı sağa çeviriyorum, derin bir nefes alıyorum. Nefes alışlarım hızlanıyor ama asla yetmiyor, gittikçe daralıyorum, kokuyu alamıyorum. Üzerime sinmiş kokun tatmin etmiyor. Gece zifiri karanlık.. Sen yoksun...