25 Mayıs 2011 Çarşamba

Gece Nöbeti

Evden çıkarken herkes uyuyordu. Karanlığın içinden parmak uçlarımda geçerek ustalıkla kapıya varmayı başardım. Kapıyı sessizce açıp kapatmak usta işiydi ve en önemli adımlardan biri buydu. Kapıya omzumla yüklenerek kapı kolunu yavaşça aşağı indirdim. Kapı açılmıştı, apartmanın sensörlü otomatiğine görünmeden kapıyı kapatmayı da başardım. Sadece bir “çıt” sesi duyulmuştu. Kapıyı ben kapattım, “çıt” sesini ben duydum. Gecenin üçünde kim duyacak minicik bir “çıt” sesi? Bir halt ediyorsan bileceksin gerçekten onu senden başka bilen var mı diye. Sen silah taşıyorsun diye herkese bunu biliyormuş gibi bakarsan yakayı ele verirsin sonra. Bu saatte asansör kullanmak olmaz dedim bir anda. Asansör de eski püskü bir şey, kağnı gibi. Gecenin sessizliğinde bir çalışıyor, durduğun yerde asansör içinden geçiyor sanırsın. Merdiven iyidir. İnmek de, çıkmak da yararlı. 2 basamak indim ki yakalandım sensöre, apartmanın ışığı yanıverdi. Önemsemedim, sessizce ve hızlı bir şekilde vardım apartman kapısına. Önce bir kolaçan ettim ortalığı, kimsecikler yok. Bu şehir askıda sabahlık gibi oluyor geceleri. Gece hayatı denilen şey yalnızca gezip, içip eğlenmek mi? Gece hayatı, gündüz hayatı… çok içerliyorum gece yaşayan insanların çok şeyden mahrum edilmesine ya, bazen hoşuma gitmiyor da değil şu boş sokaklar filan. O sokaklardaydım işte. Bilmiyorum yolumu, ne taraftan gitsem. Issız bir adada gibi hissettim kendimi. En kötü karar kararsızlıktan iyidir diyip, yolun ortasında kabak gibi durmaktan kurtulmak için, yol kenarında park etmiş arabalara paralel bir yol tutturdum kaldırımdan kaldırımdan. Yürüdüğüm cadde bir sokağa bağlansın da rahat bir nefes alayım diye açtım pergelleri. Böyle durumlarda iki sokak arası uzun olan caddelerden çok hoşlanmıyorum. Bir yandan kafamın içinde senaryolar yazıyorum şöyle olsa n’olur böyle olsa n’olur filan diye.

Ve ilk devriye! Uzaktan gelen devriyenin mavi, kırmızı ışığı düştü karanlığa. Bu demek oluyor ki karşıdan yaklaşıyor panik olmamak lazım. Yol kenarında duran kamyonetin yanına sineyim de işi garantiye alayım, yoksa sokağa girene kadar pişti olurum diye hemen siniverdim kamyonetin lastiğinin dibine. Devriye arabası yaklaşıyordu. Burada yakalanırsam ellerinden öperim diye geçirdim içimden. Çünkü gerçekten epey marifet isterdi beni orada görmek. Mavi, kırmızı devriye ışığı ağır ağır güçlendi, beyaz kamyonetin üzerinden süzülerek, dizi dizi park halinde arabalara değip uzaklaşmaya başladı. Acele etmedim, bekledim iyice uzaklaşmasını. Işığın kaybolmasıyla biraz acele edip, ilk sokağa girmek için kalktım yerimden ve aynı dikkatle yürümeye devam ettim. Sokağın köşesine vardım ki sokağın içinden gelen bir araba görüp bir an geri çekildim. Emindim bu da bir devriyeydi. Siren ışıkları yanmıyordu, farları bile kısadan daha kısaydı. Cüce farları diye eğlendim kendi kendime. Kısa bir hesap yaptım durduğum yerde. Onlar sokağın köşesinde, döndükleri tarafın tersine de bakarlardı. Demek ki ben biraz önceki gibi durursam kabak gibi görünürüm diye düşündüm. Karşı kaldırım da iyi bir fikir gibi gelmedi çünkü cüce de olsa o farlar üzerime düşerdi. En güzeli bir arabanın ön tarafına sinmekti ama riskli bir hareketti bu. Onların döneceği tarafa göre yer değiştirmem gerekecekti ki, öyle de oldu. Onlar sokağın köşesinde göründüler, ben bir arabanın plakasına kafamın tepesini dayayıp durdum ve devriye arabasının durduğum tarafa döndüğünü görüp, emekleme, diz üstü arası bir ilerlemeyle arabanın yanına, kaldırıma attım kendimi. Onlar da geçip gittiler. Bilmiyordum hiç nasıl bitecek gece. Saklanarak yaşamak gerçekten çok zor. Kimin ne olduğunu, nereden çıkacağını bilemiyor insan. Bu saatte geçen arabaların yüzde sekseni polis arabası. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Karışacak bir kalabalık da yok. Bir yerde çay içmeye kalksam, gecenin bu saatinde taze çay, ancak taksi duraklarında olur. Bir de karakolda, ama bu ihtimali hesaba katmıyorum bile. Zaten gecenin bu saatinde karakola gidişim gitmek değil, götürülmek olur ancak. O zaman çay da vermezler orada bana.

Denize yaklaştım. Biraz deniz havası almak iyi gelir diye düşündüm. Fakat tren yolunu geçmem gerekiyor, alt geçidi kullanmak hiç mantıklı değil, resmi arama noktası orası. Demek ki biraz daha ilerdeki köprüyü kullanıp caddeye çıkacağım, oradan da direkt deniz kenarına…
Deniz kenarına indiğimde bir rüzgar esti yüzüme. Bir an boğulacağım sandım. Sanki nefes almıyordum, rüzgar alıyordum. Ciğerlerim rüzgarla doluyordu. Rüzgara rağmen kayaların üzerinde ayakta dikilmek istedim. saatlerce oturmak istedim. Belki sabahı kayaların üzerinde karşılayabilirdim. Bir şişe şarap ya da 2 kutu bira olsaydı tereddütsüz yerimi alırdım kayaların üzerinde. Bu kayaları da traşladılar dümdüz oldu hepsi saçma sapan. Üzerine ev yapacaklar sanki, hani kayaların üzerinde depreme dayanıklı oluyor diye. Deniz kumundan bina diken, bunu da yapar.

Sahil boyunda gecenin bu vaktinde yürümek hiç de doğru değil aslında benim için. 100 metre ilerden arabalar geçiyor tek-tük de olsa. Bir devriye geçse, silüetim onlar için, tek başına. Açık hedefim.
Deniz kenarı, rüzgar, saklanayım filan derken dünya yol yürümüşüm. Yoruldum tabii. Dönmeye mecalim kalmadı pek. Neredeyse sürüne sürüne dönüşe geçtim.       
Yürümek değil de kafanın içinde sürekli bir şeylere dikkat etmek zorunda olmak, planlar yapmak, saklanmak, kaçmak yoruyor insanı.

Sürekli yol değiştirerek, ağaçların, arabaların arkasına saklanarak, kısa koşular, hızlı adım ve ağır adım yürüyüşlerle evin sokağına girdim ve hızla bahçe kapısına doğru yaklaşıyordum ki, sokağın bağlandığı caddeden bir polis arabası geçti. Bahçe kapısını açtım. Sessizce bahçe kapısının kilidini kapattım. Biraz önce caddeden geçen polis arabası hızla geri geri gelip sokağa girdi ve bahçe kapısının önünde durdu. Aramızda bahçe kapısı, yakalandım. Bahçeli bir nezaretteyim. Bir polis arabadan çabucak inerek kapının önüne geldi. Sanki bütün gece beni kovalamışlar gibi, onları yormuşum gibi bir kimlik göreyim dedi. Hızla sorularına devam etti, cevaplarını bile beklemeden. Kimsin, ne arıyorsun, ne yapıyorsun, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun? Kapının kilidini kaldırıp kapıyı hızla itti. Fark etmemişim. Kapı bir anda belden aşağımla bütünleşti ve sanırım ferforje bir işleme kaldı üzerimde. Güçlükle geri çekildim. Kimliğim yoktu. Hatta üzerimde hiçbirşey yoktu. Sorular silsilesinin içinden burada oturuyorum diyerek sıyrılmaya çalıştım. “Görürsün şimdi sen”den halli bir tavırla paçalarımdan boynuma kadar, ceplerimi de kontrol ederek üzerimi aradı. Ceplerim bomboştu. Ceplerimi parayla bile doldurmayı sevmiyorum. Ceplerimin ellerim içinde dursun diye var olduğunu sanıyorum. Cepsiz pantolonlar, hırkalarla ilk kez sahneye çıkmış bir oyuncu gibi oluyorum. Elim kolum fazla geliyor kimi zaman. Burada oturuyorum işte! Üzerimde ne anahtar var, ne telefon. Zili çal dedi sertçe. Apartman kapısının önüne gelip korkarak, çekinerek zili çaldım. Kapı bir türlü açılmıyordu. Polis, ne oldu, açmıyor kimse der gibi manidar baktı. Yürü lan! İki merdiven indim ki kapı otomatiği sesi duyuldu, kapı açıldı. Tabii ki bu onları ikna etmeye yetmedi. Bana yukarı kadar eşlik etti. Kapı aralıktı. Ev arkadaşım kapıyı aralık bırakıp yatağına dönmüş olmalı. İçeri girdim. İçerden kimliğimi getirip uzattım. Görüldüğü üzere tek suçum kimlik taşımamaktı. Yüzümde müstehzi bir gülümsemeyle iyi geceler dedim ve kapıyı kapattım.

0 Yorum yazan: