26 Şubat 2011 Cumartesi

Kuzeyli Bir Yabancıydı Hüzün

Sigara dumanlarının boğduğu odasının loş ışığında, adım adım gıcırdayan ahşap parkelerin üzerinde, ağır adımlarla yürüyerek penceresinin önüne geldiğinde tuhaf bir dinginlik içindeydi. Bir derinlik varsa da keder değildi; yüz hatlarına tebessüm gibi yerleşmiş bir hüzün vardı yüzünde. Keder bu topraklarda yaşıyordu, buranın yerlisiydi de, hüzün, kuzeyli bir yabancıydı onun için; soğuktu. Dimdik, mağrur postürüyle penceresinin önünde durup, uzun uzun, gözlerini çok seyrek kırparak dışarıya bakıyordu. Dışarıda, bakınca bile soğuk olduğunu hissettiren kapalı, ama berrak bir hava vardı. Havanın ve görünen her şeyin içinden içinden bir yeşil nehir akıyordu. Yeşil, buz gibi bir nehir akıyor, bütün kirini, pasını alıyordu görüntünün. Her şey berraktı bu yüzden. O, sokaklara bakarken sokaklar onun içinde yürüyordu. Uçurumdu, boşluktu ve onu içine alıyordu. Bir derinlik sarhoşluğuydu, kendini alamıyordu. Gözlerini uzun süre kırpmadığı için yaşla doluyordu, ama bir rüzgar yaşları gözlerinden kovuyor, içine çeviriyordu. Birden düşmekten kurtulur gibi vücudunu pencereden çevirip hızla, gıcırdayan parkelerin kısa, kesik gıcırtılarını ayaklarının altında duyarak kapıya yöneldi ve antika elbise askısından, kalın, siyah paltosunu giyip, güçlükle kapanan kapısını çarpıp çıktı. Odasında bıraktığı her şey titremişti, terk edilmişti sanki. Kapının çarpma sesi, döndüğünde onu karşılayabilirdi.
Sokağa çıktığında tam da pencereden gördüğü gibi soğuk bir hava vardı. O buz gibi yeşil nehir, şimdi onun da içinden akıyordu. Çıkıp yürümeye başladığında adımları onun adımları değilmiş de, sanki biri onu gezdiriyormuş gibiydi; telaşsızdı. Caddeye çıktığında insanlar görmeye başladı, cadde kalabalıktı. Başını hiç aşağı devirmeden, gelip geçen insanların yüzlerine bakıyordu. Adımları zaman zaman yavaşlasa da hızlanmıyor, ilk temposunda sabit duruyordu. Gözlerini gelip geçen insanlara bakmaktan neredeyse hiç almadan, ellerinin gözleri varmış gibi hünerli, paltosunun cebindeki sigara paketinden tek sigara çıkarıp dudaklarına yerleştirdi. Ağır zippo çakmağını nereye koyduğunu düşündü bir an, çok kıpırdanmak istemiyordu. Çakmağı o kadar ağır, varlığını belli eden bir çakmaktı ki, iç cebinde olduğunu anlaması pek de zor olmadı. Dudaklarında sigarasıyla yürümeye devam ederken, gözlerini düşürmeden, iç cebine parmaklarını uzatarak çakmağına ulaşmaya çalıştı. Fakat çakmağın, paltonun yırtık astarından aşağı kaymasına engel olamadı. Hafifçe paltosunun eteklerine doğru eğilerek, eprimiş astarın içinden çakmağı söküp aldı ve bir zafer sonrası gibi sigarasını yakarak, bu uğraş içinde yavaşlayan adımlarını eski temposuna aldı. Kadınlar, adamlar, genç, yaşlı çeşit çeşit insan; netlik yakındaki bir yüzdeyken, uzaktan flu görünen, ama yaklaştıkça netleşen yüzlerdeydi; uzaktan gelen netleşiyordu, net olan yani yakındaki geçip gidiyordu yanından, netleştikçe uzaktaki. Aynı penceresinin önünde durup baktığı gibi, gözlerini seyrek kırparak bakıyordu, gelip geçen insanların yüzlerine, birer birer. Uzun uzun yürüdükten sonra vapur iskelesine gelmişti. İskele tıklım tıklım vapur bekleyen insanlarla doluydu. Onların arasına karıştı ve oturan, ayakta duran, bir şeyler okuyan, yanındaki arkadaşlarıyla ya da telefonda konuşan insanların yüzlerine baktı. Birini arıyor gibiydi sanki. Upuzun ve kalabalık bir cadde boyu yürümüştü. Vapur beklerken bir an yorgun düştüğünü hissetti, üzgündü, umutsuzdu. Vapur yanaştığında inen insanlara baktı ve kapı açıldığında, içinde olduğu kalabalık, vapura doğru akmaya başladı hızla. Vapur tıka basa doldu ama o, vapura ilk ayak basanlardan olmasına rağmen kendisine oturacak bir yer bulamadı. Vapur hareket ederken ağır ağır içerde gezinmeye başlamıştı. Güverte ve kaptan köşkü hariç her yerden geçiyordu. Vapur içinde bir gezintiye çıkmıştı işte. Yolculuğun sonlarına doğru merdivenlerde oturup denize öylece baktı. Tek tük insanlar yukardan inip, ön sıralarda inmek için güvertede yerlerini almaya başladı. Çımacı, vapurun korkuluklarını çıkararak vapurun hangi taraftan yanaşacağını göstermişti, bu hareketiyle. İskelede bekleyen kalabalık gibi bir kalabalık arasında en ön sırada dikiliyordu. Sağına, soluna, arkasındaki insanlara bakıyordu. Vapur yanaştığında ilk inen insanlardan biriydi ve ağır ağır yürüyordu iskeleden çıkarken; koşturan insanların arasında. Meydana bakan bir çay bahçesinde oturdu. Bir sigara yaktı, bir çay söyledi ve uzun uzun meydanı seyretti. Vapurdan inen, vapura giden meydandaki insanlara baktı. Birini bekliyor gibi bakıyor, beklediği gelmiyor gibi hüzünleniyordu. Kalabalık bir caddede, kilometrelerce yürümüştü. Bir vapur iskelesi kalabalığında durmuş, bir vapur dolusu insan görmüştü. Belki daha fazlasını dönerken görecekti. Bu kadar insan görüp, birer birer yüzlerine bakıp, bir tek tanıdık bir yüze rastlamamıştı. Bir arkadaş, bir akraba, bir tanıdık, bir eski sevgili belki…

Bu şehirden gitmenin vakti geldi de geçiyor bile diye mırıldandı ve çayını bitirerek parayı çay tabağına bıraktı ve hızla ayağa kalktı. Sanki şu an bu şehirden gidecekmiş gibiydi. Onlarca insan yüzünün olduğu evinin yolunu tuttu. Çarptığı kapının odadaki yankısı karşılayacaktı onu belki de…


3 Yorum yazan:

jack sparrow s blogger dedi ki...

hüzün iyidir ve insanı geliştirip,içeride de derinleşmesini sağlar ki önemli olan da bu hüznü tadıyla yaşamak ve bırakılması gereken yerdede bırakıp eyleme geçmek bu hal bir tek kuzey ülkelerinde yaşayan insanlarada mahsus da değildir doğal olarak,
hüzünlendiren konunu önemine de bakmak gerekir sanki

... dedi ki...

Ben bu hüznü de bu vapur iskelesini de yavaşlayan adımları da sigara yakıştaki telaşsızlık kıpırtısızlık hallerini de bir yerden tanıyorum.. Ama durmadan "VE" ya da "(,)virgülerle" kesilmiş, betimlemelerle fazlasıyla örselenmiş ( ki kararı müthiştir.) yazı tarzını tanımıyor, hatırlamıyorum. Hani sadeleşmiştik.Duygunun saflığına ulaşmak için verilen çaba yordu biraz beni...:(

Can Anar dedi ki...

Sadeleşti hüzün, yazının başı kalabalık...