13 Ocak 2011 Perşembe

Yüksek Sahne

Bu iskeleden vapur geçmez. 11 katlı binanın 11.katında, kurulu iskelenin tepesindeyim. Hiçbir tomurcuğun başında dikilirken açtığını görmedim. Buradan bakınca, benim de buraya nasıl çıktığımı, nasıl indiğimi, uzun uzun bakıp göremiyor insanlar. Çevre binalarda, pencerelerde nöbete durmuş insanların, merakla beni seyrettiğini ve nasıl ineceğimi, buraya nasıl çıktığımı düşündüklerini hissederim. Bulunduğum katların pencerelerinde sıkı sıkıya örtülü perdeler olur hep. Bu yüzden de bu iskeleye vapur yanaşmaz, dümeni kırık vapurlar kalkar içimden, yolcusuz ve kaptansız. Hangi kattaysam Rapunzel’in saçlarından tırmanmışımdır onca yükseğe, Rapunzel’ime ulaşmak için. Sıkı sıkıya örtülü perdeler, gözlerime bir kara tül gibi örtülür. Defalarca düştüğümü görürüm, aşağı süzülen bir bez parçasında. Soğuk sıvayı sürerken sıcak duvarlara içim ürperir. Binaları giydirmek, makyaj ya da yüz bakımı yapmak gibi bir şey benim işim. Binalar çirkin, binalar büyük ve sevimsiz beton yığınları, betonlar kötü. Çirkinliği göze hoş hale getirmek benim işim. Renk ahenk boyamak, süslemek, temizlemek, ama bunu da istediği gibi yaptırmıyorlar adama. Ne renk diyorlarsa o renk, ee nerede ahenk? nasıl istiyorlarsa öyle işte. Bazen kendimi ilkokulda boyama kitabındaki o beyaz yerleri, doğru renkleri bularak boyuyormuş gibi hissediyorum. Elma hep kırmızı, yaprak hep yeşil, ağaç hep kahverengi, gökyüzü hep mavi olurmuş gibi doğrular. Benim için şu koca şehir yalnızca betonların renklendirildiği koskoca bir boyama kitabı…

Yıllardır sorarım, neden hep yükseklerdeyim, ne arıyorum ben burada diye. Yüksek dedimse, yerden yüksek işte. Yere bakınca yüksek, göğe bakınca yerdeyim, ama bir pencerenin önüne geldim mi bahçe katında gibiyim. Yani her pencere önü zemin kat. Pencere önlerinde çiçekler oluyor bazı, içim açılıyor, o hasırlardan yapılan minik korkuluklar ne kadar da güzel görünüyor. Saksıların bir kenarında duruyor öyle, toprağa çakılmış. Bir de renk renk, çeşit çeşit rüzgar gülleri tabii. Bazen de, ne diyorlar şimdi “ferforje” hah! Öyle siyah, beyaz, ince bir demirden, çan gibi, zil gibi rüzgarda çın çın sesler çıkaran şeyler asıyorlar. Farklı yönlerde asıldığında bir orkestra gibi dinlenebiliyor. İnsan icadı olmayan seslere kulak verince harikulade bir orkestra duymak mümkün oluyor ama, bu koca şehirde nereden bulacaksın insan icadı olmayan bir şeyin olmadığı bir yer! Ben tırmanıp duruyorum yıllardır, şu hayretimden bir türlü sıyrılamadım gitti. Şu koskoca binayı insan yapıyor, bu, insanın kafasından çıkıyor öyle mi? Olacak şey değil yahu!

Evet, bu iskeleden vapur geçmez! Şu ayaklarımın altındaki, iki demirin üzerinde duran tozlu, kenarlarında taze, eskimiş, kırılmış kıymıkların, birer şeytan tırnağı gibi çıktığı; çünkü bu tahta parçalarına, bizi ne kadar yukarılara taşısa, ne kadar üzerinde tutsa da pek de iyi davranmayız. Yüzeyinde uzun çatlakların, irili ufaklı, içi, çevresi kararmış oyukların olduğu şu kalas üzerinde sahnede gibiyim. Ben anlatıyorum, şehir dinliyor. Şehir bakıyor bana oradan, her yerden. Nasıl ineceğime, nasıl durduğuma, nasıl kat değiştirdiğime, merakla bakıyorlar pencerelerden. Sonunu seyretmeden çıkıp gidiyorlar gibi geliyor bana hep ve nereden yakalarsan seyirlik bir oyun bu.

Çatıları görünen evler, kuşlar, bulutlar, geçen uçaklar, aslında tek tük olan, ama bu kadar yukarıdan bakınca sık görünen ağaçlar, sanki buradan ineceğim zaman, hepsi, her şey kaybolacaklar. Kaybolacaklar da bir pencerenin çerçevesinde bir perde açılacak ve ardından bir rüzgarla, balkonlarda, pencere kenarlarında asılı ziller, çanlar hep birlikte bir orkestrayı oluşturacak.

0 Yorum yazan: