11 Ağustos 2010 Çarşamba

Ayrılık Travmaları


Ahşap barın cumbasında, pencerenin kenarında oturuyordum. Belli belirsiz bir ışık, sanki kapı aralığından ahşap zemine vuruyor, ortamdaki duman ve toz ışığa çıkmak için birbiriyle yarışıyordu. Dudaklarımın arasına bir sigara sıkıştırmış, öylece bekliyordum. Ne elim masadaki çakmağa gidiyor, ne de birisi sigaramı yakıyordu. Önümdeki votka-martini öylece bana bakıyor, bardağın içinde tek başına eriyen buz, çoğunluğa karışıyordu. Dudaklarımda yanmayan sigaramla, efsunlanmış gibi başımı hafifçe çevirip etrafa baktım. Barın önünde dikilen kız, sanki durup dururken gelip, votka-martini bardağımı kafama geçirmiş ve sıkı bir tokat yapıştırmıştı. Durup dururken dalgındım ve şaşkındım şuursuzca, her şeyi ilk kez görüyor gibi ya da olan biten hiçbir şeyi görmüyor gibiydim. Gözlerimde anlamsız bir pus vardı ve ben, geçen her an o pusa teslim oluyordum. Sigaramın ucuna bakıyordum, boş boş. Baktıkça çoğalıyordu ve yanan sigaralar uzanıyordu karşımdan, sigarama. Gözlerimdeki pus ağırlaşıyor, içinde şimşekler çakıyordu.

Kahverengi, kalın perdelerle örtülü pencereden sızan hafif ışıkla aydınlanan odada, duvara paralel yatakta, sıyrılmış bir çarşaf üzerinde oturuyorduk. Tekrara bağladığımız şarkı, “Dance me to the and of love” çalıyordu derin derin, Cohen’in sesinden. Susuyorduk yan yana. O ağlamaklıydı, ben sigara üstüne sigara yakıyor, gözyaşlarımı durduramıyordum. “Üzgünüm” diyebildi, üzerimizdeki ağır sessizliği kaldırarak, “Böyle bir veda olsun istedim, sonların da tadına vararak”… gürül gürül bir şeyler akıyordu içimde, konuşamıyordum, kelimeler içimde boğuluyordu. O, acının kuvveti ve günlerce içinde büyüttüğü sözlere hakimiyetiyle, “sevgili” sıfatıyla, ona yüklediğim tüm anlamlarla son kez yanımda durduğunu söylüyor ve hiç ayrılmayacağımızdan, hep bir arada olacağımızdan bahsediyordu. Yalnızca birbirimize öylesi dokunmayacak, sevişmeyecek ve birbirimize sevgili sözler sarfetmeyecektik. Şimdiye kadar üzerimizde duran bütün anlamlardan soyunacak, arkadaş olacaktık. “Seni kaybetmek istemiyorum!” dedi. Kendimi bulamıyordum artık. Daha iyi görmek, daha iyi anlamak için, ben çıplak gözle bakıyor, saydamlaşıyordum, o güneş gözlüklerinin ardından. Gözyaşlarım dinmiyordu. Damlaların birbirine değmediği, sağanak yalnızlıklar yağıyordu üzerime. Gözlerine çarpıp düşüyordu bakışlarım. Dokunduğumda titreyen kadın bir yabancıydı sanki. Bir denge buluyor, kaybediyor ve tekrar bulduğunda daha diri, daha güçlü durmaya çalışıyordu. Parmaklarının arasında çevirdiği, yanmayan sigarasını göstererek, “Son kez” dedi. “Son kez sigaramı sigarandan yakayım…” sigarasını dudaklarına götürürken, gözlerini dikmiş, parmaklarımın arasında duran sigarama bakıyordu. Zaman, gözümüzün önünden parmak uçlarında, adım adım geçip gidiyordu. İçimizden geçiyordu zaman, kalbimize saplanmış bir bıçak gibi içimizde dönüyor, döne döne parçalıyordu döndüğü yeri. Zaman, kanımıza dokunuyordu. Külü uzuyordu sigaramın, parmaklarımda. Ağzım yüzüm, elim ıslanıyordu. Dudaklarım birleşmiyor, sigara tutmuyordu. Küle uzuyordu sigaram, parmaklarımda. Cohen söylüyordu, o susuyordu yanmayan sigarası elinde, gözleri külünde sigaramın. Zaman bizi küle gömüyordu. Sigaramın uzayan külünde zamanla yarışmak, onun yanmayan sigarası, benim gözyaşlarım bir anda, kilometrelerce yüksekten aşağı bırakılmış gibi ani bir kahkahaya boğdu beni. Uzayan külde zamana karşı yarış devam ediyordu. Ben gülüyordum, o gülüyordu. Kül düştü yere, bıçak gibi kesildi kahkahası, silindi tüm anlamlar yüzünden. Ayağa kalktı. Tepemde öylece durmuş, “ne yaptın sen” der gibi bakıyordu, gülüyordum, duramıyordum, durduramıyordum. Hızla odadan çıktı. Açıldı kapı, kapandı. Kahverengi, kalın perdelerle örtülü pencereden sızan hafif ışıkla aydınlanan odada, duvara paralel yatakta, sıyrılmış bir çarşaf üzerinde kaldım. “Dance me to the and of love” çalıyordu derin derin, Cohen’in sesinden. Dans bitti… sustum.

Ahşap barın cumbasında, pencerenin kenarında oturuyordum ve votka-martini bardağımın içinde ateşler yanıyor, gözlerimdeki pus dağılıyordu. Barmaid, yaktığı kibriti bardağımın üzerinde tutuyor, gülümseyerek suratıma bakıyordu. Kibrit tükeniyor, ben sigaramı bulamıyordum. Cohen söylüyordu derin derin. Kirli sarı bir ışık, kapı aralığından sızar gibi masama vuruyordu.

3 Yorum yazan:

idoll dedi ki...

zamana yenik düşürüp,basitleştirdiğimiz duygularımızı anlamlandırmana bayılıyorum canım arkadaşım.

idoll dedi ki...

okurken dejavu yaşadığımı düşündüm.Ben bunu okumuştum sanırım dedim kendi kendime.yorum yazmak için açılan küçük pencereden okumuş olduğumu anladım ama yaşadığım dejavu büyük ihtimalle hayatıma dokunan kısmıydı,satırları tekrarlamak değil...
Özlendin!

Pia Esther dedi ki...

Birden şimşek çaktı, herşey aydınlandı, netleşti ve mükemmelleşti. Her çaktığında yüreğim erirdi. Aşk değildi... Bunu tanımlayamayacak kadar küçük ve anlamsızdım. Karşı koyamıyorduk. Tüm evrenin enerjisi içimde saklıydı.Bir deli rüzgardı.. ona karşı yürümeye çalışıyorduk.