22 Eylül 2009 Salı

Ekim'de Ada'ya


Nizami Bey öldü.
Daha dün, Necmeddin amca çardakta akşamüzeri otururken “Yapraklar da döküldü Nizami Bey” dediğinde, Ekim ayı boyunca Ada’ya gideceğinden sözediyordu. Hele şu hafta bi geçsindi. Gece vakti, değil ciğerleri, duvarlar sökülürcesine öksürüğüyle uyandım. Alışmıştım artık onun öksürüğüne ama, bu kez başkaydı. Asansörde filan karşılaştığımızda hep mahcup, boynu bükük dururdu. Fötr şapkası, Yaşar Kemal gözlükleri, köstekli saati, takım elbisesi, sedef kakmalı bastonuyla tam bir İstanbul beyefendisi; öksürüğünün duyulduğunu elbette biliyor, komşularının gözlerine bakmaktan kaçınıyordu. Öksürük bu öyle kavga gürültü değil ki. 40’tan fazla kedisi vardı evde. Bir de alerjisi varmış kedi-köpeğe. Çok da severdi hayvanları.
Bir sabah apartmanın içinden kedi miyavlaması duyup açtım kapıyı; kedi çığlığı dendir ona, nasıl bir miyavlama! Bembeyaz, pamuk gibi bir yaratık kaçmış gelmiş kapının önünde, bas bas bağrıyor. Aldım kucağıma doğru üst kata, Nizami dedelerinin kapısına. İçerde kediler senfoni orkestrası gibi. Nizami bey, Yaşar Kemal gözlüklerinin arkasından gözleriyle gülümseyerek, sevecen karşıladı ve içeri buyur etti bizi. Kediler, Nizami bey nereye giderse peşinde. Kedilerden güç bela bir yer bulup iliştim. Nizami bey de kucağından bırakmadığı İran kedisiyle karşıma kurulup, “Ben” dedi. O anda eminim “Ben” yerine, “Ben”i çağrıştırmayacak bir kelime bulsa onu kullanacaktı. Bir insan bu kadar kendisini dışarıda tutarak “Ben” diyebilir. Bir öksürük aldı Nizami beyi ki, paniğe kapıldım. Su, ilaç filan getirmek istedim fakat, bir yandan eliyle “Otur otur” diye işaret ediyor.
“Yıllarca kedilere karşı büyük bir nefretle yaşadım. Hiç sevmedim onları. 20’li yaşlarımda sevmeye çalıştım ama, ancak 40’ıma geldiğimde bir kedim oldu.” Dedi. Hiçbirşey sormak, söylemek istemiyordum, gözlerinin içine içine bakıyordum. O kadar güzel ve o kadar tane tane bir Türkçeyle konuşuyordu ki.
“5 yaşındaydım” diyerek koltuğun koltuğun arkalığında takılı duran sedef kakmalı bastonunu aldı, elinin üzerine çenesini dayayıp dalıp gitti, pencereden dışarı.
“Sonbahardı. Çimenlerin üzerine kuru kuru yapraklar dökülmüş, onların arasında bir sağa sola koşturuyordum. Kuru yaprakları, onları ezince çıkan sesi ve alıp saatlerce incelemeyi, o incecek damarkları, yaprakların kıvrılışını çok severdim. Okaliptüs ağacı vardı bizim apartmanın boyunu geçerdi, çok uzundu, çok geniş. Onun dibine geldiğimde duyduğum kuş cıvıltılarından farklı bir cıvıltı duydum. Okaliptüsün bir yerinde bir uş yuvası vardı belli ki. Ben okaliptüsün geniş gövdesi çevresinde, toprağın üzerinde duran kalın kökleri üzerinde gezinirken yuvadan düşen bir yavru kuşu kuru yaprakların arasından almak için koştum. Koştum ama yetişemedim.. apartmanın arsız kedisi çoktan kapmıştı onu. Kuşu kedinin ağzında gördüğümde delirmiştim sanki. Kedinin ağzına bir tekme attım, kuş bir tarafa, kedi bir tarafa savruldu. Savruldu ama kuş çoktan ölmüş, kedi ikinci hamlede yavru kuşu alıp, kuytuya kaçmıştı bile. O gün okaliptüsün dibine çöküp saatlerce ağladığımı hatırlıyorum.”
Öyle bir anlatıyor ki Nizami bey; 80 yıl öncesini dün gibi ve aynı duyguları yaşayarak. Kuru bir yaprak gibi savruldum rüzgarında.
“O günden sonra, yıllar boyunca yanıma gelen kedileri, bazılarını yanıma çağırıp hep tekmeledim. Çocukluk işte! Hiç sevmedim bu yaratıkları ama, ilk kedim olmadan önce çok düşündüm, çok üzüldüm. O gün okaliptüs ağacının dibinde ağlayan, çaresiz çocuk gibi ağladım. Onlardan özür dilemeliydim. Nerede biçare; ıslak, üşümüş, itilmiş, atılmış bir kedi gördüysem aldım getirdim, aldım getirdim. Her biriyle ayrı ayrı ilgileniyorum yıllardır. Yasakmış! Yok alerjiymiş de bilmem neymiş, doktorlar halt etmiş. İnsanlar birbirlerini öldürüyor, yaralıyor bakıyorsun adamın yüzüne duvar daha duygulu, daha insani geliyor. Nefretle bakıyorlar birbirlerine, çevresine. Bir ’merhaba’ küfür gibi algılanıyor. Şu güzelim bitkiler bile biraz ilgiyle ne güzel çiçekler açıyor. Konuştuğum zaman öksürük de tutmuyor bak!..”
Nizami bey ne kadar güzel düşüncesiyle öyle mahcup duruyorsa asansörde aynı ince düşünceden nasibimi almış, yormamak, rahatsız etmemek için müsaade istedim. Kapıya kadar uğurladı beni ve kapı ağzında “Ekim’de Ada’ya! Rakı içmeye…” dedi gülümseyerek.
Ekim’de…Ada’ya…

1 İz-leyen:

idoll dedi ki...

Can artık yeni hikaye ya :(