19 Ekim 2014 Pazar

Oralı Olmayan Adam



Kadıköy vapuru Karaköy'e yanaşmadan çıkış kapısı önünde, tam da kapının açılmaya başladığı noktada yerini almıştı. Kapının hangi yöne doğru açıldığını, vapurun hangi tarafa yanaşacağını, iskelenin aşağı yukarı hangi noktadan verildiğini biliyordu ki zaten otomatik olan vapurun iskeleleri çoğu kez açılamadığından ya da yanaşılan iskele otomatik iskeleden çok yüksek olduğundan eski usul iskelelerin verilmesi beklenmiyordu bile.

 Vapur Sarayburnu açıklarındayken Galata Kulesi ve The Marmara Oteli semalarına baktığında kalbi hızla atmaya başladı. Gözlerinin önünden bir bir sahneler, görüntüler geçiyordu. Konuşabileceği biri olsaydı yanında da aklından geçenleri söyleyebiliyor olsaydı, neler anlatırdı neler. İçinde olduğu bir görüntüye dışarıdan bakıyor gibiydi. Dumanlar yükseliyordu, renkli dumanlar. Siyah, beyaz, turuncu, kızıla çalan bir kırmızı ve gri... Ne Galata Kulesi, ne The Marmara Oteli semalarında bu mesafeden bir duman görmemişti hiç oysa. Heyecanlandı durup dururken, kendiliğinden. Sanki kendisi vapurun kapısına gidince vapurdan önce Karaköy iskelesine varabilecekti. Öyle panik atak birisi de değildi. Bir acelesi, bir telaşı da yoktu "İlk ben ineyim" diyecek kadar. Kapının önünde insanlar sıralanmaya başlamıştı, inmeye hazırlanıyordu herkes fakat, nedense şu deniz yolu bir türlü bitmek bilmemişti. Kaptan oyalanıyor, çımacılar ağırdan alıyorlardı sanki. Bu çarpıntı, bu telaş neyin nesiydi durup dururken, bu panik atak? Yanaşıyordu vapur işte. Açılıyordu kapı. İlk inen değilse bile ilk beş kişi içindeydi. Karaya ayak basmıştı. Telaşı, heyecanı, daralması aylarca okyanuslarda yaşam mücadelesi vermiş de en sonunda karaya ayak basmış gibi bir his uyandırıyordu. Karaköy'deydi ve günlerden bir gündü işte. Vapurdan iner inmez sırt çantasının yan gözündeki sigarasından yaktı ve balık pazarına doğru balık ekmek tezgahlarının arasından, ızgara dumanları içinden geçerek yürümeye başladı. Galata Köprüsünün alt geçidi leş gibi tuvalet kokuyordu. Suya dalar gibi nefesini tutup hızlandırdı adımlarını ve bir yarıştaymış gibi hızla çıktı geçitten. Balık kokusu, ızgara dumanları bir şey değil ama şu tuvaletin kokusu fenaydı. Bir de alt geçidin içinde adamın biri ney üflüyordu her gün saatlerce. Nefes al nefes ver.

Balık pazarları pek güzel. Gündüz gözüyle başka, akşam başka güzel. Yolunu balık pazarının içinden geçirerek tezgahlara da göz gezdirip bu saatte çay bahçesinin kalabalık olmadığını düşündüğünden çay bahçesine yöneldi; biraz soluklanmak, sakinleşmek için. Birkaç sayfa kitap okunabilirdi gün batımına yaklaşırken. Her zaman gittiği bahçede oturdu. Çayını söyledi, derin bir nefes aldı. Vapurdaki haline anlam veremedi. Çarpıntısı, telaşı durulmamıştı. Sigarayı, kahveyi azaltmalı mıydı? Çayını yudumlarken düşündü de düşündü. Düşündü de düşündü. Hiç sakinleşebilecek, durulabilecek gibi değildi, öyle hissetmiyordu. Çayın son yudumunu bırakıp masaya bozuk para bıraktı ve garson çocuğa el edip hızla yürümeye koyuldu. Nereye gidiyordu? Karaköy çarşı içindeki nalburlar, iş makineleri, iş aksesuar ve kıyafetleri satan dükkanlara bakındı. Dükkandan çok mağazalaşmış bir nalbura girdi. "Merhaba...Siz de maske var mı?" diye sordu. Nalbur babacan bir edayla sigarasını kültablasına koyup kalktı masanın arkasından "Var da... sen nasıl bir maske istiyorsun?". Çeşitli maskeler gösterirken "Bak toz maskesi var, gaz maskesi var... Ne için kullanacaksın sen?" diye sordu nalbur. Önüne serilmiş maskelere bakarken bir gaz maskesini işaret ederek "Şu" dedi "şunu alayım ben". Nalbur, maskeyi aldı,  "Bunlar çift filtrelidir, bunların tekli olanları da var, şöyle çıkarıyorsun, böyle takıyorsun, şöyle değiştiriliyor..." diye gösterip "iyidir bunlar profesyonel maskeler sonuçta" diye tanıtım yaptıysa da adam kararını vermişti, beğendiği maskeyi alacaktı daha fazla uzatmaya da niyeti yoktu. Maskeyi çantasına koydu parasını ödedi ve nalburdan çıktı. Yüzünde tatlı bir tebessüm belirmiş, üzerine bir ferahlık gelmişti. Heyecanlıydı. Kamondo merdivenlerinden Galata'ya oradan da tünele doğru yürümeye koyuldu.

Yürümek bir de yokuş tırmanmak iyi gelmişti. İçinde koşturup duranları biraz olsun sakinleştirmiş, telaşeyi bertaraf etmişti. Galata'da, Yüksek Kaldırım'da dilim ananas tezgahları, enstrüman dükkanlarına, inen çıkan turistlere bakarak tünele vardığında tünel meydanında, heykelin çevresinde toplanmış pankartlı, dövizli, düdüklü protestocu bir kalabalık gördü. Durakladı. Kalabalık denilemese de az kişi değildi toplananlar. Belli ki bir yürüyüşe hazırlanılıyordu ya Galatasaray meydanına ya da Taksim'e. Ne için toplanıldığını anlamaya çalıştı fakat başarılı olamadı. Sloganlar henüz seslenmemiş, dövizler, pankartlar yürüyüş yoluna dönmemişti. Sağdan yukarı doğru tekrar yürümeye devam etti. İsveç konsolosluğunu geçtikten hemen sonra bir müzik grubu çevresinde insanlar toplanmış keyifle ritim tutuyorlardı. Adımlarını çalan müziğe uydurduğunu fark etti yanlarından geçerken. Biraz ileride solda bir çingene çocuk darbukayla şov yapıyor, insanlar hayranlıkla, keyifle seyrediyorlardı. Geçerken içindeki çingene dürtmüştü sanki bir anda kıpır kıpır oldu, adımlarının ritime uyduğunu hissetti, gülümsedi. Taksim'e doğru yürüdükçe kalabalık artıyordu. Yürüdükçe o kalabalığın bir parçası oluyor yürümediği yere bakıp “ne kadar kalabalık” diye kendini korkutuyordu. Galatasaray lisesinin önünde yine polisler duruyordu. Paylaşmışlar bölge bölge ses çıkacak her yere nöbetçi koymuşlar. Rutin bir nöbet için fazla değil mi otobüs otobüs, manga manga çevik? Galatasaray meydanındaki heykelin hizasına gelmişti ki caddenin ortasında duran bir polis arabasından 2 polis inip kimlik sormaya başladı. Bir anda n'olmuştu? "1...2...3 şimdi!" deyip kimlik sormaya başlamışlardı sanki. "Ver! Ver! Ver!" diye kimlik topluyorlardı, duraklayan geçip giden insanların arasında. "Sen!" diye seslendi. Kim? "Sen, sen, sen" diyerek koşar adım omzuna basıp durdurdu. "Sana diyorum duymuyor musun?!". "Ben olduğumu düşünmedim". "Kimliğini ver!". Sırt çantasını önüne alıp kimliğini çıkarıyordu ki biraz geride kalan polis arabasına doğru sürüklendi adımları polisle beraber. Kimliğini çıkarıp verdi. Diğer polis sen deyince hiç oralı olmayan bu adama "Ne var çantanda senin?" diye yaklaştı. "Sen!" deyince hemen bakmamak, "ben mi?" dememek ne demek, büyük suç, hem nasıl şüphe uyandıran bir şey! Bir de polisi koşar adım peşinden koşturmak olacak şey değil! Kimisinden yalnızca kimlik topluyor, kimisinin hem kimliğine hem üstüne başına, çantasına bakıyorlardı. “Ne arıyorsunuz?”. Kimliklerine bakılanlar dağılmış da bu çantalı oralı olmayan adam sona bırakılmıştı sanki. O kimlik bir türlü geri gelemedi. Polise çantayı açıp gösterdiğinde elbette ilk görünen şey yepisyeni gaz maskesiydi. Polis gaz maskesini çantadan çıkarıp diğer polise gösterdi. "Lan! Bu bizimkilerden daha iyiymiş", "onun çantasından mı çıktı o?". "Hee... nükleer saldırı var sanki amına koduğumun yerinde". "Al bunu", "lan yavşak! Nükleer felakete mi hazırlanıyorsun sen lan göt?" diye çıkıştı polisler. Akşam pazarı, kısa günün karı gibi polis arabasına bindirildi ve hiçbir hayvanın sesine benzemeyen siren kornası, uyarı kornası her neyse ismi onunla kalabalıkta yol açıp emniyetin yolunu tuttular.

Bir kapı önünde polis nezaretinde bekliyorlardı. Kapının önünde nöbetçi polis beklemelerini söylemişti. İçerideki amir olmalı. Nöbetçi polis "N'apmış?" diye sordu, kaş göz işareti de yaparak. Sessiz olmaya çalışıyorlardı. Polis elindeki çantadan gaz maskesini çıkarıp gösterdi. "Bunun çantası mı o?!". "Hee... telefonda mı?" diye sordu kapıyı işaret ederek. Nöbetçi polis kapıyı tıklatıp selam verdi. Kapının önünde topuklarının birbirine çarptığı duyulmuştu ve ardından "Emrederseniz!" dediği. Nöbetçi, polis ve adamı içeri buyur edip çıkmış kapıyı da çekmişti. Amir üniformalı değildi ama amirdi işte. Sinek kaydı traşlıydı, asker polis kesimi saçları vardı, hafif kırlaşmış. Masada bir sümen, içinde kalem olmayan bir kalemlik, isimlik ve sümenle birbirini tamamlayan ve muhtemelen yuvasından hiç çıkmamış bir dolmakalem bulunuyordu. Her yer tertemizdi. Dosyaların bulunduğu rafta bir tek toz bile yoktu. Kapının karşısındaki aralık pencereden karanlıkta ışıklar görünüyordu, deniz görünüyordu galiba gündüz gözüyle bakmalı. Amir arkasına yaslandı. Polis zaten açık olan çantadan gaz maskesini çıkarıp amire gösterdi. Amir doğruldu, dikkatle baktı. Polis bekletmeden "Amirim bunun çantası... Arkadaş tedbirli" dedi hafif sırıtarak. Amir "Ver bakayım şunu" diye maskeye uzandı. Kısa bir süre baktıktan sonra "Sen nereden buldun bunu?" diye sordu. "Aldım". "Nereden aldın lan?". "Karaköy'den". "Nerede aldınız siz bunu?" "Karaköy'den... Aman Galatasaray'dan amirim." Amir alnını, yüzünü en son çenesini ovuşturduktan sonra "Ne yapacaksın oğlum bununla sen?!" diye bağırdı. Amirin sesinin odadaki akisleri dışında hiçbir ses yoktu. Birden bütün sesler çekilmişti, nefes alışverişleri bile sessize alınmış gibiydi."Ne yapacaksın oğlum!" diye bir kez daha patladı amirin sesi. "Cevap versene lan!" polis adamı dürttü dirseğiyle cevap vermesi için. Hem bir tehditti bu dürtme. Cevap ver yoksa fena olacaktı. "Götürün bunu geliyorum!" dedi amir ve adamı da polisi de çıkardı odadan.  Nereye götürülüyordu? Nezarete mi? Sorgu odasına mı? Kapıdan çıkıp sola dönünce uzun bir koridordan geçtiler ve sağa uzanan basık, karanlık bir koridorda biraz yürüdükten sonra polis "bekle" diyip aynı sırada bulunan iki kapıyı açıp içeri bakınarak kapıları kapattı. Üçüncü kapıyı açıp içeriye baktı "yürü" diye iteleyerek içeri kapattı adamı. Dört duvar. Başka hiçbir şey yoktu içeride. İçeride bir şey yoktu, üstünde bir şey yoktu, çantası yoktu. Önce kapının tam karşısındaki duvara sırtını dayayıp durdu, sesler duymaya çalıştı sonra sırtı duvara dayalı çömeldi derken sırtı duvara dayalı bağdaş kurup oturdu ve beklemeye başladı. Neyi beklediğini bile bilmiyordu. Çaresiz bekleyiş diye buna mı deniyordu? Aklından bir sürü şey geçiyordu. Kapıya yaklaştı ama kimin nasıl geleceğini bilemediğinden kapıya çok yakın durmanın iyi olmayacağını düşündü, geri çekildi. Konuşma sesleriyle karışık ayak sesleri duydu. Duracak yer bulamadı kendine, duracak bir şekil. Ayakta mı durmalıydı, oturmalı mıydı, duvara yakın mı olmalıydı... Allak bullak olmuştu herşey. "Kapı açılacak. Sonra zaten..." diye söylendi kendi kendine de yine de getiremedi cümlenin sonunu. Kapı açıldı ve iki polis memuru ellerinde iki sandalyeyle içeri girdiler. Devlette kullanılan kahverengi derili, siyah demirli sandalyeler... Sandalyelerin biri ortaya diğeri köşeye duvar dibine koyuldu. Polis ortadaki sandalyeye oturmasını söyledi biraz daha yumuşak bir tonda. Diğer polis neden oradaydı belli değildi. Amir gelene kadar hiç konuşmayacaklar mıydı? Konuşmadılar. Sesi hiç duyulmadan bir anda amir kapıda belirivermişti. Köşedeki sandalyeye oturup bacak bacak üstüne attı, arkasına yaslandı ve "Sen neden gaz maskesiyle dolaşıyorsun?" diye sordu. Adam net cevapladı "Ben gaz maskesiyle dolaşmıyorum yeni aldığım için çantamdaydı." "Lan neden gaz maskesi alıyorsun sen, ne yapacaksın gaz maskesini? diye çıkıştı. Kısa bir sessizlikten sonra nasıl dile geldiyse birdenbire, olduğu gibi çıkıverdi adamın ağzından ve ağzından çıkmasıyla ağzının orta yerine amirin kıllı, kalın dolma parmaklarıyla elinin tersinin yapışması bir oldu "Gezi olacak!" "N'olacak n'olacak?! Bir daha söyle bakayım bir daha söyle bakayım?!". "Gezi olacak!" Amir adamın tepesine çökmüştü çoktan ve her "bir daha!" demesiyle ağzına elinin tersini yapıştırması bir oluyordu. "Gezi olacakmış! Vay amına koyayım ya şunlara bak! Gezi ha! Gezi olur sonra anma yapacağız dersiniz sonra kutlama yapacağız dersiniz. Sizin geziniz bitmiyor amına koyayım! Şuna bak ya! Gezi... Nereden biliyorsun lan sen gezi olacak diyorsun. Örgüt müsünüz oğlum siz hazırlık mı yapıyorsunuz?". Amir bir süre sinir nöbeti geçirdikten sonra memurlarına dönüp "Siz bunun gbtsine filan baktınız mı?". "Temiz amirim".

"Gezi olacak diyor ya! Konuşsana lan!". Adam epey hırpalanmış bir vaziyette yerden kalkıp sandalyesini ayakları üzerine kaldırdı ve sandalyeye oturdu yeniden. Biraz kendini toparladıktan sonra derin bir nefes aldı. "Gezi olacak! Atacaksınız gazları, göz gözü görmeyecek, nefes alınamayacak sokaklarda, her yerimiz yanıp kavrulacak, kızaracak! Bilmediğimiz bir sürü hastalığımız olacak. Önceki hastalıklarımız hortlayacak gün gün de yenileri... Gezi olacak! Gazlı suların üzerinden geçerken bile gözlerimiz yanacak. Limon, karbonat, su, talcid, gaz maskesi, toz maskesi, sutyen,  şal, puşi ne varsa kullanacağız. Sizin gaz maskeleriniz olacak, siz onları taktığınızda biz de bunları çıkaracağız. Bu böyle bu..."

Gezi olacak! İster inanın ister inanmayın."

                                                                  



23 Eylül 2012 Pazar

Suare

Kadın caddeye çıktığında saat bire geliyordu. Caddenin yalnızca sol şeridinden tek tük arabalar geçiyor; onlar da caddenin kenarındaki bu güzel kadını göremeyecek kadar hızlı geçiyorlardı. Oysa cadde kenarında, upuzun bacakları, mini eteği, ince askılı bir bluz üzerine geçirdiği kuşaklı hırkasıyla bekleyen bu güzel kadını görmemek hayatı ıskalamaktı. Sürat bazen bu yüzden de felaket sayılabilir. Kim olduğunu bile düşürür insan süratle giderken.
Kadın hızla geçip giden arabalara bakarken yüksek topuklu ayakkabısının burnuyla bir taşa vurur gibi geniş adımlarla kısa mesafeli voltalar atıyor, kendinden ve önünde bir arabanın duracağından gayet emin bekliyordu. Çok geçmeden yaklaşan bir araba görüp toparlandı. Siyah bir araba seyrettiği hızda önünden geçip gitti. İçindeki adam bir an dönüp baktı fakat kadının beklediği şekilde aradığı adresi bulmuş gibi önünde durmadı. Kadın önünden geçip giden arabanın arkasından bakıyordu ki birkaç metre ötede arabanın kırmızı stop lambaları yandı. Sonra sarı geri vites lambası. İşte beklediği gibi tam önünde durmuştu araba. Otomatik cam çıkardığı o mekanik sesle ardına kadar açıldı. Adam biraz sağa eğilerek "Merhaba" dedi. Kadın, elini arabanın üzerine koyup fazla değil biraz cama doğru esneyerek "Merhaba” diye karşılık verdi.

Kadın soğuk, durgun görünüyordu. Hüzünlüydü. Adam "Benimle gelir misin?" diye sordu. Kadın biraz daha eğilerek adamın yüzüne, gözlerinin içine baktı. Adam büyülenmiş gibi oldu bir an. Heyecanlandı. Kadın kısa bir sessizlikten sonra "200 lira" dedi.  Adam "Peki gel" diyerek uzanıp kapıyı açtı. Kadın yüzünde küçük bir gülümseme, sıcaklık olmadan arabaya bindi. Arabaya biner binmez yüzünü dışarı çevirdi, düşüncelere daldı, gözleri doldu. Gittikçe derinleşti bakışları. Adam yoldan başını çevirip kadına baktı. Saçlarına, bacaklarına, memelerine. Sessizlik adamı biraz germiş huzursuz etmişti. Dayanamayıp sordu. "Sen iyi misin?" Kadın yüzünü adama çevirmeden başını sallayarak "Hıı hıı" diye cevap vermekle yetindi. Adamın merakını daha çok artırdı bu fakat söyleyecek bir şey bulamadı. Kadının dolmuş gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Gizlemeye çalıştığı gözyaşlarını da, gizleme çabasını da saklamaya çalışıyordu. Bu hareketiyle kendini ele veriyor, merak uyandırıyordu. Adam kadının iç çektiğini duyup zaten bir terslik olduğunu anladığı durumu öğrenmek için biraz da ısrarlı "Senin neyin var?" diye sordu. Kadın hırkasının bileklerinden elini içeri çekerek hırkasının bileğiyle gözlerindeki yaşları sildi. Kendini toparlıyordu. Adam kadının ağladığının da, sorusuna cevap vermek için gözyaşlarını sildiğinin de farkındaydıKadın adama dönüp baktı "İyiyim ben" dedi. Adam "Çok güzelsin sen. Seni üzen her neyse eminim hak etmiyorsundur." diye teselli etmek istedi ama kadın bir anda adamın yüzüne bakarken hıçkırıklara boğuldu. Öyle içli içli ağlamaya başladı ki bu adamı darmadağın etti. Başını tekrar adamdan cama doğru çevirdi ve bıraktı kendini. Durmadan ağlıyor, iç çekiyordu. Adam ne yapacağını şaşırdı. Bir şey diyemiyordu. Bir şey yapamıyordu. Çaresizdi. Kadın durmuyordu. Adam sabırla eve gitmeyi bekledi. Ne olduğunu evde anlayacağını düşünüyordu.

Kadının kesik kesik duyulan hıçkırıkları ve iç çekmeleri dışında aralarında hiçbir ses çıkmadan süren yolculuk sonunda adam "Geldik" dedi çaresiz sesiyle. Kadın başını salladı ve arabadan indi.

Evden içeri girip kapıyı kapattıklarında kadın kapıya yaslanarak ağlayan yüzünü önüne devirdi, ayaklarını diz kapağı seviyesine kadar tek tek kaldırıp bükerek ayakkabılarını çıkardı. Etrafa bakındı. Adam bir şeyler içmek, biraz konuşmak için salona yöneldi. Kadın ağlamaktan bozulmuş sesiyle "Yatak odası ne tarafta?" diye sorup cevabını beklemeden yatak odasını buldu ve adam gelmeden üzerindeki hırkayı çıkarıp attı. Odanın ortasında sırtı kapıya dönük durdu bir süre.  Çok geçmeden adam kapı eşiğinde belirdi ve bir süre arkasından kadını seyretti. Çıplak sırtına, omuzlarına baktı. Boynuna, bacaklarına… Kadın adamın geldiğini duymuştu fakat hiç istifini bozmadı. Seyretmesine izin verdi. Adam "Anlatmayacak mısın?" diye sordu yumuşak bir sesle. Kadın döndü ve "Bu ilk… Yani ilk kez…" dedi kaçamak bakışlarla bakarak adama. Aralıklarla gözyaşları damlıyor, durgunluğu bir an bile dağılmıyordu. Adam şaşkındı "Nasıl yani ilk? Yani sen böyle yol kenarında, ilk kez mi?" Kadın burnunu çekerek başını sallayıp "Evet böyle yol kenarında… Hiç tanımadığım biriyle ilk…" diye yanıtladı. Adam kadını arabaya aldığından bu ana kadar darmadağın olmuş, kafası karışmıştı. Kadın adamın karışıklığını, dağılmışlığını gördü ve üzerindeki bluzu çıkarıp attı. "Bu senin gecen" dedi başını önüne düşürerek. Adam etkilenmişti kadının güzelliğinden ama öyle karışmıştı ki duyguları ne halt edeceğini bilemedi. Kadına bir adım atmak istedi, olmadı. Kadını öylece bırakıp hızla içeri gitti. Döndüğünde kadın yatağa oturmuş öylece duruyordu. Bir ayrılık öncesini andırıyordu bu sahne fakat bir ilişki yaşanmamıştı ki. Adam yatağın dibine gelip kadının tepesine dikildi ve 200 lirayı iki parmağının arasında kadına uzattı. "Git" dedi. Kadın yerden başını kaldırıp adama baktı "Ama…"  Kadın adamın elini öyle havada bırakarak yerinden kalkıp üzerini giyindi. "Senden para alamam" dedi. Adam ısrarla tekrar kadının önüne parayı uzattı "Benimle geldin al bunu" dedi. Kadın daha fazla direnmedi. Parayı aldı ve "İyi geceler" diyerek, adamın başka bir şey söylemesine fırsat bile vermeden çıktı.


Eve girdiğinde yorgundu. Aynı adamın evinde çıkardığı gibi kapının arkasına yaslanarak ayakkabılarını çıkardı. Salona yürürken de hırkasını fırlatıp attı. Kendini koltuğa attığında sehpanın üzerinde duran kutuyla bir süre bakıştı. Bütün hayatı gözünün önünden geçiyor gibiydi. Doğrulup fırlattığı hırkasına uzandı, cebindeki 200 lirayı aldı ve kutuyu önüne çekip açtı. Kutunun içinde yüzlerce 200 lira duruyordu. Elindeki parayı gerip açarak kutunun içine bıraktı ve bir suareyi daha bitirmiş olmanın rahatlığıyla koltuğuna gömüldü.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Yol Arkadaşı


Son vapur da denizin karanlığına düşürdüğü ışıkları ve yanmış dinamit fitili gibi ayaklarına sürünen köpükleriyle uzaklaşıyordu adadan. Ada ahalisi bir gece daha mahsur kalmıştı. Uzaklaşan her son vapurla, palamar karşılığı bile olmadan yanaşan yalnızlık hissiyle; bir çocuğun gözlerini kapatarak kendisini kimsenin göremeyeceğini düşündüğü, güvenle saklandığı bir saklambaçta gibiydiler. Dünya adaya her gün misafir geliyor, ama yatıya kalmıyor gidiyordu, gece yarısı giden her son vapurla. En çok gittikten sonrası güzeldi belki. Başka bir dünya… 
Rıhtımdaki barın kapısından içeri girmeden aylar önce de, barın önünden gelip geçerken hep düşünmüşlerdi içeri girmeyi ancak, barın lüks görünümü onları içeri girmekten alıkoymuştu. İki genç kız adada aylardır hür iradeleriyle mahsur kalma oyunu oynamak için şirin, çatı katı bir eve kira ödüyorlardı. Ne zamandır erteledikleri bir şeyi yapmanın keyfiyle kapıdan içeri girdiler. İçerisi, son vapur gitmiş olmasına rağmen kalabalıktı; sürekli barda toplanan ada halkından geniş bir grup vardı. Barmen barın arkasında onların gelişini takip ediyordu gözleriyle. Kızlar kapıdan barın önüne kadar geldiğinde, genç adam barın arkasından hızla çıkarak kızlara yer gösterdi ve biraz soluklanmaları için yerine döndü. Biraz zaman geçtikten sonra ne içeceklerini sorarak, bir votka portakal, bir votka vişne hazırlamak üzere tekrar barın arkasına geçti. Gözlerini alamıyordu hemen karşıdaki masadan. Bir anda diğer masalardaki insanların hep birlikte, kararlaştırmış gibi çıkıp gitmelerini istiyordu. Bu bardaklara özel bir şeyler yapmak istedi, fakat yapabileceği en güzel şey votka miktarında torpil yapmak, güzel bir müzikle onları rahat ettirmek olurdu. Kızlara votkalarını verdikten sonra tekrar barın arkasına geçti. Bir an yüreği hallaç pamuğuna döndü, bir votka portakal da kendine hazırladı ve büyük yudumlar alırken masaya yanaşmanın bahanelerini arıyordu. Masaya yaklaşma isteğini kül tablası değiştirmek ne kadar karşılayabilirdi ki, bir sebep bulup konuşmalıydı. Bar da kalabalıktı. Barda oturan yaşlı adam boş votka bardağını bara vurup bıyık altından sırıtarak "aynısından" dedi. Kelimeleri yuvarlanıyordu ama barmenin herkesi bir an önce sepetlemek istediğini de anlamıştı. Barmen yaşlı adamın votka martinisini dinamit kıvamında hazırlarken yaşlı adam anladığını duymak ve biraz eğlenmek istiyordu. "N'oldu sana" diye sordu. Barmen tereddütsüz, sanki bu soruyu bekliyor gibi, istemsiz gülümseyerek "Bahar geldi!" diye cevap verdi. Yaşlı adam Cohenvari bir kahkaha attı ve barmenin önüne koyduğu bardağı hafifçe eğerek şerefe tuttu. Barmenin dünyası şaşmıştı. Bahara içtiler. Barmen durup durup karşı masaya bakarak dalıp gidiyor sonra birden kendine gelip içmeye devam ediyordu. Bu dalgınlığın arasında karşı masayla barmen arasına girip bar taburesine kıçının yarısıyla oturan Kokoş Necla, kırmızı çerçeveli gözlüğünün ardında, içtiği bol şekerli kokteyllerin etkisiyle şeşi beş gören gözlerini ayık hale getirmeye çalışarak, yuvarlak kelimelerle "Hesap zamanı" dedi. Barda bir hareket başlamıştı. Hesap ödemek için bir hazırlık yapıyordu herkes. Ne kadar sevindirici bir durumdu bu barmen için. Herkes yavaş yavaş hesap ödemek için bara yanaşmaya başladı.
Barmen, yaşlı adam ve iki kız kalmıştı barda. Ortalık sakinleşmişti. Barmen müziği değiştirmek için barın arkasından çıktı. Kızlardan biri "Kapatıyor musunuz?" diye sordu. Barmen "Yok yalnızca sadeleşiyoruz" diye yanıtladı. Müziği değiştirdi, ışıkları biraz kıstı ve "Işık yeterli mi, çok mu karanlık oldu" diye kızlara sordu. Kızlar müziğin de, ışığın da bu halinden mutlu olmuşlardı. Kızların içkilerini tazeledi ve çaresiz barın arkasına döndü. Yaşlı adamla aylardır sohbet ediyor, içiyorlardı. Fakat bu gün çok başkaydı. Barmen günlerdir uykusuz, yorgun olmasına rağmen bir anda canlanmıştı. Yaşlı adam bardağı kafasına dikip "Bu gece bitmez. Ben kaçayım…" dedi ve 4 votka-martini parasını barın üzerine bırakarak evinin yolunu tutmak üzere "İyi geceler" diledi. Yaşlı adamın ardından kapanan kapı sesi barmenin içini titretmişti. Barmenin istediği gibi olmuştu işte. Kızlardan başka kimsecikler kalmamıştı barda. Kızların masasında bir hareketlenme olduğunu görünce gideceklerini düşünüp ürktü. O ayağa kalktı ve tuvaletin yerini sordu. Barmen büyülenmiş gibi bakarken "Alt katta" diye yanıtladı. Kendine gelmeliydi. Kalan votkasını içerek masaya yanaştı. Masadaki esmer kıza "Adalı mısınız?" diye sordu. Daha önce hiç görmemişti. Kız sevecen "Ben 9 aydır adadayım, Eda da 3 aydır benimle kalıyor. Ev arkadaşım." dedi.  Kısa bir sessizliğin ardından barmen  "Ne güzel" dedi. Adını da öğrenmişti "Eda!" Barmen Eda isminin kafasının içinde yankılarını duyarken bir sessizlik olduğunun farkında değildi. Masanın başında öyle dikiliyordu "Ne yapıyorsunuz peki?" diye sordu birden. Kız aynı sevecenlikle "Ben bütün gün evdeyim çeviri filan yapıyorum. Eda'da kütüphanede çalışıyor. Yaşayıp gidiyoruz işte" dedi. Kütüphane barmenin çok ilgisini çekmişti. "Ne güzel ben de okuryazar bir insanım" diye mırıldandı. Biraz ağır da olsa bir sohbet başlamıştı işte. Eda gelip yerine oturdu. Kız barmeni işaret ederek "Eda bak…" dedi. "Bu arada ismin ne?" diye sordu. Barmen gülümseyerek elini uzattı "Poyraz" dedi. Kız "Selda…" el sıkıştılar. Barmen Eda'ya elini uzattı "Poyraz" dedi. Kız nasıl olsa öğrendin der gibi elini tuttu "Eda" dedi gülümseyerek. Selda yarım bıraktığı sözüne dönüp "Eda bak Poyraz yazarmış" dedi. Eda'nın hoşuna gitmişti. "Gerçekten mi" diye heyecanla sordu. Poyraz "Okurum da" diye espri yaptı. Poyraz okur yanını ön plana çıkarmak istiyordu oysa. Eda kütüphaneciydi. Bütün bir hayatını onun olduğu o kütüphanede sessiz sessiz geçirebilirdi. Kızların içkileri bitmişti, muhabbet derinleşiyordu. Kızlar birbirlerine baktılar. "Tazeleyelim…"
Poyraz kızların içkilerini tazeledikten sonra Leonard Cohen açıp kendine de votka portakal yaptı. Selda  "Otursana sen de" diye seslendi. Eda da onu tamamladı "Yorulmadın mı ayakta dikilmekten al bardağını gel" diye davet etti. Filmler, kitaplar, aşk, müzik, ada ve şüphesiz hayat hakkında oldukça derin bir sohbete oturdu Poyraz. Poyraz Eda kapıdan ilk girdiği andan itibaren takılıp kalmıştı Eda'ya. Neden Selda değildi? Selda da güzel, esmer bir kızdı. Eda'nın sarışınlığı biraz tartışmaya neden olmuştu. Eda Poyraz'ın sarışın demesini Selda'ya "Bak gördün mü sarışınım işte" diyerek şahit göstermişti sevinçle. Oysa Selda, Eda'nın kumral olduğundan yanaydı. Tartışma götürür bir sarışındı Eda. Doğaldı.
Cohen'in bir şarkısında Eda'ya kaçak bakarak "Bu şarkıda küçük yuvarlak güneş gözlüklü, sarışın bir kadın, kırmızı üstü açık bir Mustang… Böyle yollarda olmak ne güzel olurdu." diye hayallendi Poyraz. Thelma ve Louise'den kafasında yer etmiş bir sahneydi muhtemelen. Selda "Saçları papatya suyuyla biraz açarız ama…" dedi Eda'ya bakarak. Eda "Sen vazgeç Mustang'ten" diye devam etti. Selda "Güneş gözlüğü?" diye sordu. Eda "Onu da yoldan alırız" diye tamamladı hayali. Poyraz çok keyiflenmişti. Durdu. Eda'ya döndü ve "Benimle evlenir misin?" diye sordu. Eda sanki bunu bekliyormuş gibi "Evet! Evet!" diye cevapladı aynı keyifle. Sanki yıllardır birliktelermiş gibi o masada saatlerce sohbet etmişlerdi. Gün aydınlanmaya başladı. Kızlar eve gitmek üzere ayaklandılar. Hesap zamanıydı. Hesap ödememeyi reddetseler de Poyraz'ın torpillerine ve yaptığı indirime hayır diyemediler. Hep beraber bardan çıkıp birbirlerine günaydın diyerek ayrıldılar. Poyraz barın önünde durup gözden kaybolana kadar arkalarından öylece baktı. Tekrar bara girerken "Günaydın" dedi kendi kendine. Günaydın…  
Eda işe gitmek için vapur iskelesine doğru inerken Poyraz'ı bıraktığı yerde görünce şaşırdı. Poyraz barı henüz açmamış ama kapının önüne çıkardığı sandalyede oturmuş kahve içiyordu. "Günaydın" diyebildiler birbirlerine sadece, gülümseyerek. Vapur iskeledeydi. Vapur beklemezdi. Ada vapurlarının beklediğine ne çok şahit olmuşlardı oysa. Poyraz için şimdi gün aymıştı. Şimdi başlıyordu, başlayabilirdi gün. Kahvesinden son yudumlarını alırken zihninde Eda'yı vapura bindirdi, çay söyletti, rüzgârda uçuşan inadına sarı saçlarını düzelttirdi. Bütün yolculuğu bir anda zihninde yapıp, kütüphaneye teslim etti onu. Vapur hareket edene kadar olduğu yerden kımıldamadı. Vapurun gidişini seyretti, gözleriyle uğurladı onu. Kulaklarında günaydın diyen sesi ve Poyraz'ı bıraktığı yerde gördüğü şaşkınlığı zihninde. Günü uykuyla bölmediği için sabah yapması gereken her şeyi titizlikle yapmıştı. Kapıyı ve sürgülü camları açıp birkaç sandalye, iki üç masa çıkaracak, yaşam belirtisi, iç sesi gibi bir müzik açacaktı yalnızca. Baharlıydı. Hüzünlüydü bir o kadar. İskeleye bakarak yerinden kalktı.
Poyraz her vapur saatinde barın önünde dikilip vapur hareket edene kadar durup bekliyordu. Önceki vapurla uğurladığı Eda sonraki vapurla gelecekti sanki. Oysa daha denizin ortasındaydı. Bütün bir günü vapur saatleriyle böyle bölerek geçiriyordu. Gelecek gibi bekliyor, gelmeyince kederleniyordu. Bulduğu her boşlukta iskeleye bakan cam kenarında oturup öyle bakıyordu. Görenler hem enerjisine, hem hüznüne hayret ediyordu. Poyraz "Bahar geldi" diyordu yalnız. Sanki telefonunu biliyor gibi elinde telefon, aramakla aramamak arasında tereddüt ediyordu. Birden aramaya karar vermiş gibi numaraları tuşladı ve numarayı “EDA” diye kaydetti. Uzun uzun telefonun ışıklı ekranına baktı. Gülümsedi. Ne güzel duruyordu uydurduğu numaranın üzerinde ismi. Numarayı sildi. Telefon rehberinde numarasız bir boşluğun üzerinde adı kaldı yalnızca Eda'nın. Son vapura kadar ümidini yitirmedi. Hiçbir vapur saatini atlamadı. Akşam olduğunda neşesi yerine gelmişti. İyice ümitlenmişti. Son vapurla da olsa gelir diye bekliyordu. Heyecanlıydı. Son vapur saati geldiğinde yüreği ağzında vapurun iskeleye yanaşmasını ve tek bir yolcu kalmayana kadar yolcuların çıkıp meydana kadar yürümelerini bekledi. Bu bekleyiş yerden yükselişiydi Poyraz'ın. Ne gelen vardı… Poyraz bir anda, hazırlıksız çakılıverdi yükseldiği yerden. Gün bitmişti artık onun için. Derin bir sessizliğe gömüldü. Saatlerdir uyumamasına rağmen uykudan eser yoktu. Günleri uzadıkça uzamaya başlamıştı. Gece böyle derinlerde sürüp gidiyordu.
Gözünü kırpmadan, az yiyerek, çok içerek, çok bekleyerek ve çok düşünerek geçirdiği günler sonunda bir akşam vakti gördüğü Selda'nın yoluna çıkıp içeri davet etti. Çok hastaydı ve ayakta duracak hali yoktu, sabahtan beri ateşler içindeydi. Geçen günler boyunca neler düşünmüş üzülmüştü. Selda onun bu halinden endişelendi. Selda'yı görmeden öncesine göre nispeten daha iyiydi. Biraz olsun umutlandı, canlandı, Selda'yı görünce. Durumu anlattı. Coşup taşıyordu ama yorgun bedenine söz geçiremiyordu. Selda Eda'nın geleceğini söyledi ve arayıp vapurdan inince bara gelmesini istedi. Poyraz'ın neşesi yerine gelmişti. Heyecanlanmıştı fakat bu şartlı bir hareketti. Bu güzel hareket karşılığında Selda'yla birlikte, hemen başlamak ve aksatmamak üzere eczaneye gidip ilaç aldılar. Selda'ya göre Katarin hemen ayağa kaldıracaktı Poyraz'ı, ama Poyraz'ı asıl ayağa kaldıracak olan beklediği o vapurdu. Selda yanılıyordu. Zaman geçtikçe Poyraz diriliyordu. Kabına sığamıyordu. Selda bar taburesinde oturuyor, Poyraz barda ayakta dikiliyor; Selda'nın yanındaki tabureye Eda'nın oturmasını bekliyorlardı.
Kapı açıldı. Eda hızla, gülümseyerek, üşümüş girdi içeri. Poyraz barın arkasında nasıl durduğuna şaşırdı. Çıkıp kucaklamak istedi. Onunla öyle günler geçirmişti ki bundan onun haberi varmış gibi hissetti. Sonra onun hiçbir şey yokmuş gibi durmasına bozuldu. Kendi kendine bozulmasına bozuldu, kızdı, gülümsedi sonra. Eda yalnızca gülümsediğini görmüştü. "Hey barmen bana bir bira" diye eğlendi kendi kendine. "Sen hasta mısın?" diye sordu. Selda Poyraz'dan önce söze atılıp "Bu iyi hali ben geldiğimde ölüyordu, aldım eczaneye götürdüm zorla." dedi. "Bak gördün mü iyi geldi ilaç" diye ekledi. Poyraz Eda'ya bakarak "İlaç… iyi geldi" dedi, Eda'nın önüne birasını koyarken. "Katarina aldık işte ne bileyim" diye toparlamak istediyse de başarılı olamadı. Eda "Katarina" diye üstüne basıp güldü. "Katarinalar topluyor demek seni" diye iğneledi Poyraz'ı. Selda'yla Eda konuşurken Poyraz kendine bir duble rakı koydu. "Eda" dedi. "Poyraz?" "Öyle" dedi Poyraz. Rakısından büyük bir yudum aldıktan sonra "Bana açık adresini verir misin?" diye sordu. Eda "neden?" diye şaşkın, soruyla cevapladı. "Mektup yazacağım… Sanırım aşk mektubu" dedi, bakışıp gülüştüler. Açık adresi bilen Selda adresi yazarken "Muhtemelen elden teslim. PTT çok ağır olur" dedi. Tekrar ettiler "Muhtemelen elden teslim…" Poyraz telefonunu alıp rehberinde Eda ismine geldi ve telefonu Eda'ya gösterdi. "Ben seni çok aradım" dedi. Eda isminin altına numarasını yazıp kaydettikten sonra "Bir de bu numarayı dene" diyerek telefonu uzattı. Poyraz'da hastalıktan eser kalmamıştı artık. Dipdiriydi Eda'nın karşısında. Sevince kuvvetleniyor, sevince özgürleşiyor, sevince yaşadığını hissediyordu insan. Bir düşünmek, birlikte düşünmekti güzel olan ve kuvvet veren. "Yol arkadaşlığı" dedi Eda. Yaşar Kemal'le Thilda gibi…
Gece geç saatlere kadar içip sohbet ettikten sonra kızlar gitmek için ayaklandı. Poyraz "Size eşlik edeyim" dedi ve hep birlikte bardan çıktılar. Poyraz'ın uykusuz günleri bitmiyordu. Uzunca bir günü sürüyordu günlerdir. Ne zaman uyuyabileceğini bilmiyordu. Artık uykunun tamamen onu terk ettiğini bile düşündü. Kızlar "Bugün uyursun herhalde" diye rahatlatmaya çalışıyor, alay ediyorlardı. Evin önüne geldiklerinde Eda "Yukarı davet etmiyorum lütfen gidip uyu" dedi şefkatle. Sarılıp, öpüştüler. Poyraz köşkün önündeki sokak lambasının altında bir süre öylece kalakaldı. "Eda" diye mırıldandı, gülümsedi. Ellerini ceplerine koyup kafasının içinde Eda'nın sesinden bütün gece konuştuklarını çevirerek yürüdü. Barın önüne geldiğinde 2 kapı seçeneği vardı. Ya barın kapısından girip günlerdir bitmeyen güne yenisini ekleyecek ya da üst kattaki evine çıkıp dinlenecek, belki biraz da olsa uyuyacaktı. Uzun bir tereddüt yaşamadı. Barın kapısını açtı ve içeri girdi. Yeni bir gün daha başlıyordu.
                                                                   








    
  


31 Temmuz 2012 Salı

Bir Ada Sakini


Her sabah aynı saatte elinde bir ajanda, bir kitap, mevsime göre değişen şapkası ki, kışın siyah soluk Reebok, yazın aynı model sütlü kahve bir hasır şapka olur başında, gözünde güneş gözlüğü, iskele caddesinde vapura koşan, hızla yürüyen ve vapurdan inen telaşını bir türlü anlamadığı insanların arasından telaşsız iniyordu. İskeleye varana kadar onca yol yürümüş olmasına rağmen yorgunluktan eser yoktu. İskelenin karşı çaprazındaki gazete bayiine uğrar gazetesini alır, sanki planlanmış da ayrılmış gibi cebinden çıkardığı bozuklukları bırakıp iskelenin diğer tarafındaki çay bahçesinde, her zaman oturduğu masaya, her zaman oturduğu sandalyeye oturur. Her zamanki gibi şekersiz sütlü kahve içer ama yine de fincanın tabağında dört şeker olur, o da şekerleri iki parmağının arasına alıp garsona uzatır, önce gazeteye göz gezdirir, ardından kitabına dönerdi. Güneş yükselip yakmaya başlamadan öncesine kadar aynı yerde oturur, ara ara kitabından ya da yazdıklarından başını kaldırır sandalyesinde arkasına yaslanıp öylece dururdu.
Saatler geçmişti ve evden çıktığından beri hala tek kelime etmemişti. Gazetesini alıp parasını bıraktı. Hep aynı yerde, aynı şeyi içtiği için istemeden gelen kahvelerin parasını bıraktı. Güneş yükselmeye başlamış gitme vakti gelmişti artık. Kitabını, ajandasını alıp adanın diğer tarafına doğru kelimesiz, sessiz yürümeye başladı. Hava sıcaklamıştı. Yürürken hararetini alması için çarşı içinde bakkalın dolabını açıp bir su aldı. Onun da parasını bırakıp yürümeye devam etti. Kayıkhanenin orada denizin dibinde oturup kitabını okuyacak, birkaç satır bir şey yazacak ve oturduğu yerde karnı acıkıp öğle yemeği zamanı gelene kadar sessiz, kelimesiz durarak geldiği gibi, tepedeki çam ağaçlarının arasındaki evinin yolunu tutacaktı. Güneş iskeledeki çay bahçesinin tarafına geçene kadar tekrar kayıkhanenin orada, denizin dibindeki sandalyesine, gün battıktan sonra da sabah ilk oturduğu yere dönecekti.
Günler geçiyor, kelimeler siliniyor, ses yitiyordu.

Vapurlar yanaşıyor, vapurlar uzaklaşıyor, hayat geçiyordu.

26 Nisan 2012 Perşembe

Davet


             Uzun zamandır ayakları yere basmıyor gibiydi. Coşkudan filan değil, ayaklarının altından yeryüzü çekilmişti. Öylesi büyük bir boşluktaydı. Hissiz ve ıssız bir alemi yaşıyordu. Anlam veremiyordu hiçbir şeye. Her şey ağır çekimde ve yerçekimsizdi. Kadın bütün klişeleri bir kerede zerk etmişti giderken. O andan sonra “Sorun sende değil bende”, “Hissetmiyorum” “Artık…”gibi sözler yerçekimsiz zihninde ağır ağır uçuşmaya ve içinde bulunduğu boşluk hissini kuvvetlendirmeye başlamıştı. Bunun yan etkisi de böyle sirayet ediyordu işte adama.  

O günden sonra onunla hiçbir iletişimi kalmadı. Öyle de olması gerekiyordu. Giden gittiği yere gidiyordu, ama ona duyduğun aşkını da alıp götürmüyordu. Zamanın ilaç olduğu filan hepsi yalandı elbette. Zamanın bir şeye ilaç olduğu yoktu, sadece geçmekle sorumluydu zaman. Bu acıyı hafifletmiyordu, eksileni yerine koymuyordu. Eksilen çıkandan büyüktü hem.

Günlerce, gecelerce uyumadı. Yemek yemek zulüm geliyor, günlerce yürümüş kadar yoruyordu. İçmek, tereddütsüz zaman geçiren, acıyı zamandan ya da zamanı acıdan aşıran etkili yöntemlerden biri olabilirdi. Fakat çözüm istemiyordu. Unutmak, hele ki avutulmak hiç istemiyordu. Canı acımıştı, canı acıyordu. Tabii ki acıyacaktı. Uzun günleri onu aramadan, sormadan geçirmeyi başarmıştı, üstelik hiçbir avuntuya ihtiyaç duymadan. Öylece durarak.

Uzun zaman sonra iyileşme göstermeye başladı. Biraz biraz yemek yiyor, orada burada sızabiliyordu en azından. İçinde balık gibi bir şeyler kıpırdanıyordu. Durup durup heyecanlanmasına, ümitlenmesine sebep oluyordu bu kıpırtılar. Bu nedensiz kıpırtıları bir şeylerin hala bitmediğine ve yapılabilecek bir şeyler olduğuna dayandırıyor fakat bir yandan da buna ikna olamıyordu. Sadece bir histi işte. Artık hislerine güzel davranmıyordu, bir güzelliği kalmamıştı artık hislerinin. Ara ara kuvvetle ona doğru iten kıpırtılara karşı koymamaya karar vermişti artık. Ama ne yapacağını bilemiyordu. Bir yerden mütevazı bir davet hazırlamalıydı. Aramak olmazdı. Ararsa telefonuna cevap alamayabilirdi. En azından telefondan reddedilmek istemiyordu. Reddedilme şeklini iyi seçmeliydi. Bir yandan derdini direkt olarak gözlerinin önüne sermeli, bir yandan da bu bağlantıyla ümitlenme ihtimali de ortaya çıkabilmeliydi. Bir hareketle hayatına girmeliydi onun. Mesaj, mail atmak çok sevimli görünmedi gözüne. Mektup yazmak güzeldi ama tehlikeli. Çünkü ulaşıp ulaşamadığını bile bilemeyecekti. Ne yapmalı, ne yapmalı diye voltalar atarak sonunda bir karara vardı. Hem hiçbir şey söylemeyecek, hem çok şey söyleyebilecekti bu yolla. Reddedilme şeklini seçmişti ve hemen hiç vakit kaybetmeden, eylem için bilgisayarının başına geçti. Hala bir yanı ikna olmamıştı ama artık dönüşü yoktu. Facebook’unu açtı. Arama kutucuğuna kadının adının ilk harfini yazmasıyla profiline girmesi bir oldu. İşte karşısında duruyordu. “Arkadaşı ekle” butonuna dokunmasıyla reddediliş biçimini seçmiş olacaktı ya da yeniden hayatına girecek, canlanacaktı. “Arkadaşı ekle” butonunun üzerine geldi, dokundu. İsteği gönderildi. Şimdi işi daha da zordu, bekleyecekti. Pişman değildi, mutluydu ve nedensiz bir ümit vardı içinde. Nasıl ki nedensiz geliyordu ayrılık, ümidi de nedensiz olabilirdi. Kabına sığamadı. Volta atmaya devam etti hiçbir yerden, hiçbir yere doğru. Kendini oyalamak istiyordu. Uyku bir gece daha uzun yol kaptanıydı.

Kuşluk vakti günün en güzel zamanı. Işığını kapattı, penceresinin kenarında bir kolu kırık koltuğuna yerleşti. Sabah olmak üzere olmasına rağmen ümidi tükenmemişti. Koltukta duramadı, kalktı bilgisayarına baktı. Birkaç kez daha volta attıktan sonra kırmızı bültenle beklediği kırmızı bildirim düşüverdi sayfasına. İçi içine sığmıyordu. Durup durup kahkahalar atmak, koşmak, hoplayıp zıplamak geçiyordu içinden. İçinde kıpır kıpır istavritler yüreğine su sıçrata sıçrata sürü halinde oynaşmaya başladı. Günlerce de sevinçten uyuyamazdı artık. Biraz da olsa olan yorgunluğu da uçup gitmişti işte. 
Gün aydınlandı, içi aydınlandı. Böyle de duramazdı, bir şeyler yapmalıydı şimdi.
Hemen telefonuna davrandı. Bir an duraksadı, ama artık durmak imkânsızdı. Rehberinde olmayan numaraları hafızasından bir bir tuşladı. Heyecandan gebermek üzereydi. Hayatını akort ediyordu telefonun la minör sinyaliyle. Birkaç kez çaldıktan sonra telefon açıldı. “Günaydın” diye atıldı hemen. Fakat ses, kendisi gibi diri, heyecanlı değildi. “Nasılsın” diye sordu. Kadının sesi yine donuk ya da donuk olmaya çalışan bir tonda “İyiyim” dedi. “Davetimi kabul etmen benim için çok önemliydi. Ben… seni çok özledim.” Kadın bir şey diyemedi. Adam yarından, yarınlardan söz etmeye, olan bitenin anlamsız olduğunu anlatmaya başladı. Dakikalarca durmadan, coşkuyla konuştu. Kadın “16 dakikadır konuşuyorsun” dedi. Adam durdu, düştü bir an için. Sustu. “Ben” dedi kadın, “Sana bu ümidi verecek ne yaptım?” Adam, “Davetimi neden kabul ettin” diye sordu. Kadın tereddütsüz “Benim arkadaş listemde binlerce kişi var. Sen neden onlardan biri olmayasın ki” diye cevap verdi. Adam “Yani… nasıl?” diyebildi güçlükle. Anlayamamıştı. Bu arkadaşlığa mı gidiyordu acaba?

Kadın bütün her şeyden kendini sıyırarak “Ben… Facebook’ta onlarca oyun oynuyorum. Benim için listemde olman önemli. Oyunda ihtiyacım olan enerji ve yollayabileceğim oyun isteklerini kabul edersen mutlu olurum. Tamam?” dedi.

Adam… Artık nefes aldığından bile şüphe ediyordu.

13 Ocak 2012 Cuma

Suç Unsuru

Serpil ODABAŞI ( Suç Unsuru)
Veysel barın önüne geldiğinde terli ve yorgundu. Omzunda asılı bağlaması, boynunda hiç çıkarmadığı puşisiyle kapıdaki görevlilere takıldı. “Nereye gidiyorsun?” Nereye gidiyorsun sorusu tuhaf gelmişti. Onlar kapının önündeydi, Veysel içeri girmek için hareketlenmişti. Nereye gittiği belliydi, yoksa neden onların bu saçma sapan sorusuna muhatap olsun ki. “İçeri gireceğim” diye yanıtladı fakat bunun onlara yetmeyeceğini biliyordu. “İçerde arkadaşlarım var” diye ekledi. Onların konuşmasına gerek bile yoktu Veysel için. İkisinin de suratına bakıp, “biriniz benimle gelin eğer yoksa birlikte çıkarız tamam?” dedi. Teklifi makuldü. İkisi de birbirine benziyordu hangisi gelse diğerini unutturmazdı. Barın kapısı açıldı. Veysel önden, görevli arkadan kısa, basık bir koridor yürüyüp kalabalığı yararak arkadaşlarının olduğu masaya ulaştılar. Veysel peşinde hiç görevli yokmuş gibi kendisini bekleyen sandalyeye oturdu. Üstünü başını çıkardı, bağlamasını dikkatle sandalyesinin yanına aldı, masadakilerle selamlaştı. Masadakilerden kimseyi tanımıyordu. Özge dışında da gözü pek kimseyi görmüyordu; o da yanında oturuyordu zaten. Ama Veysel’in gönül vaziyetinden bihaberdi. Görmezden geliyordu belki. Upuzun, dümdüz, uzun sarı saçları konuşmak için yaklaştığında Veysel’in üzerine düşüyordu, ellerine dokunuyordu. Özge ayağa kalkıp, “Arkadaşlar! Veysel’le tanışın. Veysel çok iyi bağlama çalar sesi de çok iyidir. Türkü barda haftada 2 gün çalıp söylüyor. Yazar, okur... Kısaca Veysel candır” diye masaya seslendi. Veysel biraz utanmıştı, ama hoşuna da gitmişti bir yandan, bunları Özge’den duymak. Masanın üzerinden eller, kollar uzandı Veysel’e. İsimler havada uçuştu, hiçbiri de kalmadı aklında Veysel’in. Birkaç kız, birkaç adamdı işte. Veysel bir duble rakı söyledi. Masada rakı içen yoktu hatta bakınca etrafta da rakı içen göremedi. Tanımadığı insanların arasında biraz tedirgin olmuştu ama yeni gelmişti daha, açılırdı elbet. Rakısı masaya geldiğinde tam karşısındaki çocuk “Erkek adam rakı içer değil mi Veysel?” diye laf attı. Bu tonu beğenmedi Veysel. “Yoo … kim ne istiyorsa” diye geçiştirdi, rakısından büyük bir yudum aldı. Huzursuz olmuştu bakışlardan nedense. Böyle durup dururken huzursuzlukları olmazdı. Sessiz sessiz etrafa bakınmaya başladı, etrafı dinlemeye. İçine kapanıyordu geçen her dakika. Özge arkadaşlarından başını alıp Veysel’e döndü “seninle ilgilenemiyorum… Seni çağırdığım için kızmadın değil mi?” diye sordu. “Burada olmanı istedim…” Veysel mahcup, düşürdü yüzünü; sıkıldığını belli ettiğine üzülmüştü. “Yok ben iyiyim sen keyfine bak” diye idare etti durumu. Özge konuşmaya dönmüştü ama parfümü Veysel’in üzerinde kalmıştı sanki. Özge tarafından hiç tanımadığı bir çevreye girmek onu ne kadar mutlu ettiyse de sıkıntılıydı. Hem pek çok kadın bilse de bilmese de kendisini seven bir erkeğin yanında yöresinde olmasından hoşlanırdı, fakat Özge onlardan mıydı ki, Veysel’le oynuyor muydu?
“Sen onlardan mısın?” diye sordu karşısındaki çocuk. Veysel konunun nereye varacağını hissetmişti ama önyargılı olmamalıydı. Pek ihtimal vermek istemedi. Hemen içindeki puslu havayı bertaraf etti ve “Ya afedersin herkes isimlerini söyledi hepsi uçup gitti kafamdan ismin neydi?” diye sordu. “Sen onlardan mısın değil misin onu söyle?” diye diretti. Veysel de “İsmini söylersen…” inadına bindirecekti ki, “Tolga!” dedi. “Memnun oldum ben de Veysel. Sorduğun soruyu anlamadım biraz daha açık sorar mısın Tolga?”diye sorusunu bitirir bitirmez Tolga sıkılgan, “Veysel! Ben salak değilim. Anladığım kadarıyla sen de salak değilsin, akıllı bir adama benziyorsun sorum gayet açık. Sen onlardan mısın değil misin?” Veysel, “Hayır!” diye kesin, net bir cevap verdi. Tolga sorunun kısırlığından bir an kalakaldı. Sanki içinde bir şeyler uçuşuyor, o da doğru olan parçaları yakalamaya, birleştirmeye çalışıyordu. Veysel rakısından bir yudum aldı. “Boynundaki o puşiyi neden takıyorsun? Burası dağ başı mı?” Veysel bu sorunun ağırlığıyla ne diyeceğini şaşırdı, afalladı. Özge’ye baktı dişlerini sıkarken. Özge’nin sesini duydu, bütün sesler kaybolurken zihninde. Özge Veysel’in kendisine baktığını hissetmiş olmalıydı ki, dönüp tatlı tatlı gülümsedi, elini Veysel’in dizine koyup tekrar döndü. Hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Tolga önündeki votka bardağını kafasına dikip, masada bardağı çevirmeye başlamıştı. Aşağılayıcı, sert bakışlarını bir an Veysel’den almıyordu ve inatla cevap bekliyordu. Sanki masada kimse yoktu, herkes o kadar ilgisizdi ki, kimse yanındakini duymuyordu. Tolga da muhabbetin dışında kalmıştı. Veysel etrafa bakınıyordu, konuyu değiştirmek için aranıyordu. Ne olurdu biri gelse, bir şey olsa da konu değişseydi. Huzursuzluğunun sebebi çıkmıştı işte ortaya. Müsaade isteyip kalksa ayıp olurdu, Özge de üzülürdü. Tolga’nın tonu rahatsız etmişti yoksa bir cevap verip geçiştirebilirdi. Bu kadar sıkılmazdı o zaman. Rakıya sığındı, dikti kafasına ve hemen yenisi için boş bardağı gösterdi barmene. Tolga sırıttı “Burası türkü bar değil adamım öyle rakı bardağı filan gösterilmez barmene gider alırsın” diye alaya aldı. Veysel bir hışımla kalkıp bardağı bara götürdü koydu, bekledi rakı doldurulurken. Barmen “siz yerinize geçin biz getirelim, getirirdik” deyince Veysel’in sinirden gözleri doldu, oturdu tabureye. Masaya baktığında soran gözlerle Özge’nin ona baktığını gördü. ”İyiyim” işareti yaptı Özge’ye ama Özge’nin yanına gelmesine engel olamadı. Hemen yanında bitiverdi. “N’oldu neyin var senin?” diye sordu Özge. Veysel “Özge… İyiyim rakı almaya geldim sonra arkadaşla arkadaş olduk, biraz otur istersen deyince oturdum ben de. Merak etme sen gelirim birazdan” diye hem kendini, hem Özge’yi yatıştırdı. Barmen konuşmaya kulak misafiri olmuştu ama bozmadı, tebessüm etti kendi kendine. Özge Veysel’in bir şeyi olmadığına ikna olunca rahatlamıştı. Üzülerek “ben yerime dönmeliyim” diye dudak büküp, elleriyle Veysel’in omzuna, ellerine dokundu ve yerine döndü. Veysel ona bakarken Tolga’nın bakışlarıyla rastlaştı, bundan da hiç mutlu olmadı. Barmene dönüp “Ya kusura kalma biraz oturayım kalkarım olur?” diye sıkıla sıkıla özür diledi, izin istedi. Barmen de “Problem yok sen sıkma canını” diye rahatlattı Veysel’i, gülüştüler. Veysel’in bir an bulutlanan havası dağılmıştı. Barmen bağlamayı işaret ederek “sen mi çalıyorsun?” diye sordu. “Evet. Şuradaki türkü barda çalıyorum vaktin olursa gel misafirim ol beklerim” diye yanıtladı. Barmen bu davetten hoşlanmıştı. Teşekkür ederek, ilk fırsatta geleceğini, hem türküleri hem de orayı çok sevdiğini söyledi. Veysel rakısından bir yudum almak için bardağını aldı, barmen de barın altından bir bardak çıkardı. Bardağın ağzını dokundurdu Veysel’in bardağının altına, “şerefe” içtiler.
Tolga masada iyiden iyiye yalnız kalmış, daralmıştı. Veysel bir an başını çevirip masaya baktı, Tolga ayağa kalkıyordu, herkes de kendi havasındaydı. Veysel gözleriyle Tolga’yı takip etti, tuvalete gidiyordu. Veysel bu bar taburesinde de, bu barda da daha çok kalmak istemiyordu. Bu dubleyi içtikten sonra bir duble daha alıp yerine geçecekti. “Burası dağ başı mı?” sorusu çınladı kulaklarında, gözleri uzaklara daldı. “İşte böyle oğlum siz kaçarsınız, biz kovalarız” diyerek yanında bitti Tolga bir anda. Yanındaki tabureye oturdu, bir votka söyledi. “Sana bir soru sordum Veysel, neden kaçtın, zoruna mı gitti? Söylesene neden takıyorsun o boynundaki puşiyi, burası dağ başı mı?!” Veysel sakinliğini korumaya kararlıydı. Bu bir saldırıydı onun için fakat maalesef alışmıştı. Bunu da karşılayabilirdi. “Memleketim kokuyor be Tolga! Ben buraya ait değilim, burada kalıcı da değilim zaten.” diye ağırbaşlı cevaplamaya çalıştı Tolga’yı. “Vayy çok duygulandım.” Dedi gitmek ve kalmak arasında bocaladı bir an. Sonra bütün söyleyecekleri birdenbire zihnine dökülmüş gibi Veysel’e döndü. “Bak adamım! Kendini bir yere ait hissetmiyorsan o yer de sana ait olmaz. Böyle emanet kalakalırsın işte.”  Veysel bir deprem anı yaşıyor gibi kirişi bulmuş öylece duruyor, depremin geçmesini bekliyordu, her şey yıkılırken etrafında. “Bütün her şey sizin başınızın altından çıkıyor, bütün suçlarda siz varsınız. Otopark mafyası sizde, hırsızlık, kapkaç, kabalık, kavga dövüş sizde. Sizin yüzünüzden sokakta rahat dolaşamıyoruz. Boynunuza bu puşileri dolayıp dağda dolaştığınız gibi dolaşıyorsunuz şehrin içinde. İşinize yarayacak kadar okuyup dönüyorsunuz dağlarınıza. Sen okusan n’olur okumasan n’olur be! Diplomalı peşmerge olunca daha mı çok suça karışacaksın!” Tolga içindeki hazır betonu dökecek yeri bulmuş gibiydi, bu anı beklemişti sanki hep. “Sana bir şey diyeyim mi? Nerden tanırsın, nerden bilirsin bilmem, ama Özge’den de uzak dur! Anladın mı?” diye Veysel’in kulağına eğilirken kalkıp söylenmeye devam etti “Her yerdesiniz anasını satayım! Git nereye gidiyorsan ayak altında dolaşıp durma!” diye konuştu… konuştu… konuştu… Ve “söyleyeceğimi söyledim sen bunun altından kalk kalkabiliyorsan” der gibi barın üzerindeki votkasını alıp Özge’nin yanına, Veysel’in sandalyesine oturdu, Özge’yle bir şeyler konuşmaya başladı. Veysel dişleri kenetlenmiş, gözleri kapalı dinlediği sözlerin ardından gözlerini açtı. Gözleri kan çanağıydı, dolu doluydu, çenesi kilitlenmişti sanki. Konuşurken Tolga’ya bakmamıştı ama gözünün önünde Tolga’nın yüzü, kulaklarında uğuldayan sesi ve söyledikleri vardı. Hiç kimseyle göz göze gelmek istemiyordu şu an. Hatta mümkün olsa bir anda görünmez olabilirdi. Rakısını kafasına dikerken bir ses duydu ve hemen oturduğu yerden fırladı. Sandalyesine yasladığı bağlaması yere düşmüştü ya da düşürülmüştü. Veysel can havliyle bağlamasını yerden kaldırdı, paltosunu sandalyenin arkasından söküp aldı. Özge’nin “n’oluyor” demesine kalmadan barın üzerine para bıraktı. Barmenle gözgöze geldiler, ama Veysel cümle kuramadı. Eliyle “eyvallah” der gibi selam vererek kalabalığın arasından olabildiğince hızlı çıkışa doğru ilerlemeye başladı. Özge’nin sesini duymuştu, fakat artık duramazdı; onu kimse durduramazdı. Kalabalığın arasından sıyrılıp koridora vardığında biraz rahatlamıştı. Önündeki koridoru da hızla aşıp hışımla dışarı çıktı. Birden bire suratının ortasına çarpan ayazla öfkesi de, canının acısı da dirildi iyice. Kapıdaki görevliler boş bulunmuşlardı, bir şey diyecek oldularsa da artık çok geç olmuştu. Öyle bir dirençle yürüyordu ki, yoluna kimse çıkmasın diye yalvarabilirdi. Bir an önce eve varmak istiyordu. Bu gece bir şeyi daha kaldıramazdı. Caddeye vardığında biraz toparladı kendini. Geç saat olmasına rağmen cadde kalabalıktı, burada da başına bir şey gelmezdi. Karşıdan gelen devriyeyi görünce biraz kenara çekildi, yürümesini hiç bozmadı. Yolları devriyle buluştu, tam arabanın arkasını ardında bırakmak üzereydi ki, polis durup camdan kolunu uzatıp seslendi ve hemen arabadan çıktılar. Hiç üzerine alınmadığı için olağan temposunda hızlı hızlı yürüyordu. Polislerden biri arkasından nefes nefese “Bakar mısın” diye seslenerek koşup yetişti. “N’oluyor” dedi Veysel, ellerini hafifçe havaya kaldırıp. “Çok hızlı yürüyorsun” dedi polis “Şöyle kenara…” kenara çekilip durdular. Veysel hiçbir şey söylemek istemedi, kimliğini çıkardı. “Nerde oturuyorsun sen?” diye sordu polis. “Fulya” diye sıkılgan yanıtladı Veysel. “Ne arıyorsun burada?” Veysel, “Bu kadar insanın burada ne aradığını biliyorsun da benimkini mi merak ettin? Ne o, aranıyor muyum?” diye karşılık verdi. Polis öfke, dalga arası bir tonda “Bilmem aranıyor musun?!” dedi üstünü ararken. Bağlamanın kılıfını açtırdı, baktı. Veysel kılıfın fermuarını açmıştı ama içine bakmadı hiç. “N’apıyorsun lan bu kırık bağlamayla?!” diye güldü polis. “Kırık?!” Veysel kılıfın içine kafasını bir eğdi ki bağlamanın sapı gövdesinden ayrılmıştı. Teller ve kılıf atel vaziyeti görmüştü, ayrılmamıştı sapla gövde. “Düştü!” diyebildi dişlerinin arasından. Diğer polis kimliği uzattı “İyi geceler” diyerek araç binip hareket ettiler. Veysel oracıkta, öylece kalakalmıştı. Adım atamıyordu. Yeri yurdu bir an da kaybolmuştu işte. Her şey, gözyaşında bulanıyordu; ne baktığı yer akıp gidiyor, ne gözyaşı akıp gidiyordu. Bütün sevdikleri kollarında hareketsiz yatıyor gibiydi sapı kırık bağlaması kollarının arasındayken. Sevdiğinin açık giden gözlerini kapatır gibi ağır ağır kılıfın fermuarını kapattı ve güçlükle, adım adım yürümeye başladı. Ne yapacağını, nereye gideceğini bilemiyordu. İlk sokaktan içeri girdi, sokakta kimsecikler yoktu. Bir yere gidip hıçkıra hıçkıra, bağıra bağıra ağlamak geliyordu içinden. Uzun uzun amaçsızca sokaklarda bir yukarı bir aşağı yürüdükten sonra Haliç manzaralı tepenin başında buldu kendini. Kimsecikler yoktu. Eskiden buraya gelir duvarın tepesine oturur, ayakları aşağı sallandırarak şarap içer, acı İstanbul’unu seyrederdi. Şimdi de çok canı acıyordu. Midyecinin başında birikip dağılan kalabalıktan yolu bu taraftan geçen tek tük insanları saymazsak istediği gibi yalnızdı burada. Eskiden olduğu gibi duvarın üzerine oturdu, ayaklarını aşağı sallandırdı, bağlamasını da yanına yatırıp, kamburunu çıkararak gömüldü kendine. Şehir ışıklıydı ama hep karanlıkta bırakıyordu insanı. Haliç’e doğru dalmıştı ki bağrış çağrış bir koşturma duyup arkasını döndü, kimseler görünmüyordu. Sonra, önde birinin can havliyle koşa koşa kendisine doğru geldiğini gördü, arkasından da koşanlar vardı. Veysel ne olup bittiğini görebilmek için dikkat kesilmişti ve bir anda önde koşan çocuk arkasındaki kalabalığın arasında bulmuştu kendini. O kadar alışılmış bir görüntüydü ki bu bir şey demeye, bir şey yapmaya gelmezdi ama böyle de durulmazdı işte. Veysel bağlamasını bırakıp olaya koşarken kalabalık bir anda oraya buraya dağıldı ama birisi öylece yerde kalakaldı. Veysel hiç hızını kesmeden hemen çocuğun tepesinde buldu kendini. “Tolga!” dedi telaş içinde, çömeldi başına. Sıradan bir kavga dövüş değildi, bacağının kasığına yakın bir yerinden bıçaklanmıştı. Ne halt edeceğini bilemedi bir an. Hafif bir yaraya benzemiyordu. Bir şeyler yapmak lazımdı. Hemen ambulansı aradı ve boynundaki puşiyi çıkarıp yaranın üstüne tampon yaptı. Kan kaynıyordu sanki bir delik bulmuş parça parça fışkırıyordu. Konuşturmak için sen tek mi çıktın? Herkes nerde? İyi misin? Konuş benimle… filan gibi saçma sapan sorular sordu. “Dayan gelir şimdi ambulans” diye teselli etmeye çalıştı. Kan biraz olsun hafiflemeye başladı. Ambulansa kadar idare etmesi için çocuğun altına bez bağlar gibi sarıp sıkıca bağladı bacağını. “İyi misin?” Tolga’nın beti benzi atmıştı ama biraz daha iyi gibiydi. İnliyordu, kimsecikler de gelmiyordu. Ambulansın sireni duyuldu fakat görünmüyordu ortalıkta. Mavi ışıklar binaların, yolların üzerine düştü ve ambulans gelip durdu yol kenarında. Veysel gidip gitmemenin ikilemini yaşadı bir an sonra Tolga’yla beraber kendini ambulansa atıp hastaneye doğru hareket ettiler.
Tolga’nın acilde tedavisi yapılıyor, Veysel hasta kaydı yaptırıyordu. Veysel hasta kayıt bankosunun önünde dikilirken, az ilerideki 2 polisten birinin telefon konuşmasına kulak misafiri oldu “Örgüt işi olabilir amirim! Bıçaklamışlar, bi de puşi sarmışlar. Emredersiniz… başüstüne amirim…  yok kendisiyle henüz konuşamadık amirim… Emredersiniz…”
Veysel bunları duyar duymaz “Örgüt benim memur bey!” diye polislerin yanına gitti. Polisler şaşkındı. “O puşi benim!” dedi. “Madem senin ne diye sarıyorsun adamın bacağına arkadaşım?! Sen mi bıçakladın adamı?” diye çıkıştı polis. “Ben bıçaklamadım! Ben sadece kanı durdurmak için…”
“Kanı durdurmak için mi puşini sardın?”
“Evet! İlk yardım…kan kaybediyordu…Kan dursun diye…”

17 Kasım 2011 Perşembe

Buluttan Basamaklar

Durup dururken “her şey çok güzel” olacak diyen bir ümitle gülümseyerek yürüyordu. Adım attıkça bütün kötü şeylerden adım adım uzaklaşıyor, ayaklarının altına buluttan basamaklar seriliyordu sanki. Gittikçe hafiflediğini hissediyordu. Öyle bir coşku kapladı ki içini adımları hızlandı. Bir an önce eve gitmek istiyordu. Koşabilirdi fakat hızlı yürümesi için olmadığı gibi koşması için de bir sebep yoktu. Caddede bir yürüyüş temposu tutturmuştu ki yanından geçip gittiği insanlar onu istemsiz bir yarışma duygusuna sokmuştu ve önünde geçmesi gereken onlarca insan vardı. Onlar yürüyorken koşmak olmazdı. Caddeden çıkacağı sapağı bitiş çizgisi olarak koydu ve kimin o noktadan geçtiğini görmüş de olsa kendisinin birinci olacağını biliyordu. Çünkü onlar yarışın farkında değillerdi bu yüzden önde başlamışlardı. Fakat o da biliyordu ki kendisi gibi aynı yerden sapmayacak olanlar yürümeye devam edeceklerdi, bu saçma sapan yarışın bittiğini fark etmeden. Kendini o kadar kaptırmıştı ki baldırları yanmaya başlamıştı. Aslında sadece bir an önce eve varmak istiyor bu yarış da ona yardım ediyordu. Bitiş noktasına 4 kişi kala kaval kemiklerinin sızım sızım sızladığını ve baldırlarının neredeyse alev alacağını hissetti. Yorulmuştu ama spor olmuştu işte. Hem eve varacağı süreyi kısaltmıştı bu yarış. İçinden son düzlüğe gelmiş at yarışı seslendiriyordu. İçindeki ses yükseldikçe adımları genişliyor ve hızlanıyordu. Önündeki 3 kişiyi geçtikten sonra dördüncü kişinin 3 adım gerisinde buldu kendini. Bitiş noktasına 50-60 adım ya vardı, ya yoktu. Belinde, bacaklarında kaslar gerilmişti iyice. Önündeki kadın bir yarışta olduğunun farkında değildi ama kulağında kulaklık, hışırtılı eşofmanlarıyla bu adam için ne kadar dişli bir rakip olduğunu gösteriyordu ki son 10 adıma yan yana girmişlerdi. Kadın dönüp bakmıyordu bile. Atkuyruğu yaptığı saçları yürüyüş temposundan bir sağa bir sola sallanıp duruyordu. Sıkı bacakları ve düzgün kalçaları “bıraksana yarışı ihtiyacın yok işte, bu yürüdüğün kadarı da formunu korumaya yeter” dedirtiyordu. Adam son 5 adım kala “bu yarışı kazanmalıyım yoksa bitiş noktasından bir adım bile ileri gidemem artık, çöker kalırım” diye geçirdi içinden ve son olduğunu düşündüğü enerjisiyle atağa kalkıp bitiş noktasına 3 adım kala 2 adım farkla yarışı kazandı. Yüzünde dünya şampiyonluğu kazanmış gibi bir gülümseme ve sevinç belirdi. Gururluydu. Yarışın ikincisi olan kadına döndü fakat kadın görünmüyordu. Yoksa o da mı aynı yerden dönmüştü? Beni geçti mi, yoksa yarış bitmedi mi? diye düşündü. Sağa sola baktı göremedi. Birkaç adım geri yürüdü köşedeki gazete bayiinin önünde yarışın ikincisi kadının gazete aldığını gördü. Manşetlere bakmak için erken diye alay etti kendi kendine evin yolunu tutarken. Yorgundu.

Motor durdu. Kaput sıcaktı ve hırıldıyordu. Neden yapmıştı böyle bir şeyi ki? Neydi adımlarını hızlandıran bilmiyordu. Bir manik atak gibiydi, birdenbire parlayıvermişti. Bir an önce eve gitmeyi çok istiyor ve bu enerjisiyle çok şey yapabileceğini düşünüyorken bütün enerjisini tüketmişti. Ne zamandır ertelediği dekor değişikliğini yapabilir, atılacak büyük parça eşyaları dışarı çıkarabilirdi oysa. Şimdiyse bir duş ve ardından bir bira açıp pencerenin önündeki koltuğunda pineklemenin hayalini kuruyordu. Yapılacak onca şey bir kez daha erteleniyor, ertelendikçe başlanması güçleşiyordu. “Başlamak!” diye yankılandı sesi içinde. “Baş-lamak” baş sahibi yapmak yani, akıllamak… Bütün yapmak istedikleri, başsız gövdelerdi ve kalabalık yapıyor, canını sıkıyordu. Başlamalıydı onları, bir yerden başlamalıydı onlara yoksa hayat berbat.

Rejenerasyon antrenmanı yapar edasında tutturduğu sağlıklı yürüyüşünü bir sigara yakarak sonlandırdı. Hayat vücudunda biraz daha normal akmaya başlamıştı. Yalnız hissetti kendini bir an çünkü evde biri olsaydı zamandan kazanmak için arayıp şofbeni açmasını söyleyebilirdi. Olsun yalnızlık ona dokunmuyordu. Bazen yalnızlık bile bana dokunmuyor diye kendini dokunulmaz, yalnız hissettiği de olmuyor değildi.

Karşıdan karşıya geçmek için dört yol ağzında durdu. Yönetmensiz, anlaşmasız dört yoldan arabalar vızır vızır akıp gidiyordu. Bir arabası olsaydı ilk otoyola çıkışında bu şehri terk edeceğine emindi. Kısa süreli trafiğin sıkışmasından faydalanarak karşı kaldırıma varmak üzereydi ki sarı yol çizgisinin yola bir iki adım gerisinde kalakaldı. Neye uğradığını şaşırmıştı. Adım atamıyor, bacaklarının üzerinde güçlükle duruyordu. Hayatında ilk kez böyle bir acı sınıyordu vücudunu. Geçip giden arabalar, insanlar onun için daha gürültülü ve daha hızlıydılar artık. Yapılabilecek tek şey bir taksi durdurup eve gitmekti. Yoldan kaldırıma çıkmak istedi fakat üzerinde durduğu bacaklar bacak değildi sanki kıpırdayamıyordu. Yaklaşan taksilerle ümitleniyor ama çok geçmeden dolu olduğunu gördükçe gözleri dolup dolup gözyaşları içine süzülüyordu. Bir an dörtyolda sıkışan trafikten bulduğu ilk boşluktan hızla çark etmeye çalışan boş taksiye ümitsizce elini kaldırdı ve taksi ani bir frenle 2 adım ötesinde durdu. Sadece 2 adım atmalıydı. Cesaretini toplamak ister gibi yutkundu. Bütün vücudundan destek alacak ve çok güç görünen bu 2 adımı atacaktı. İlk adımı atmayı başarmıştı ve hala ayaktaydı. Dört yandan korna sesleri, bağırıp çağıran insanlar üstüne üstüne geliyordu. Taksici hafif aralık camdan “hadisene be ağabeycim küfür yiyorum burada” diye söylendi. Tek adım kalmıştı sonra taksinin içindeydi. Arka kapıya doğru yöneldi ve taksinin hemen arkasında duran arabanın içindeki kadınla gözgöze geldiler. Adamın dudakları “Zeynep” diye kımıldadı. Kadın direksiyon başında adamı seyrediyordu. Adam taksinin arka kapısına doğru uzandı ve güçlükle kendini içeri attı. Ağrıdan gözlerinden yaşlar damlıyordu. Ne taksiciyle, ne başka biriyle gözgöze gelmek, karşılaşmak istemiyordu şu an hiç. O kadar çökmüştü ki acaba Zeynep arkamızda mıdır hala diye aklından bile geçirmedi. Öyle bir an, öyle bir gözgöze gelmeydi işte. Yıllar sonraydı ve çok zamansızdı şu an. Bu halde kimsenin onu görmesine izin vermezdi elinde olsaydı. Anlamış mıdır diye düşünüp durdu yol boyunca. Buna kafayı o kadar taktı ki bu ağrının neyin nesi olduğunu, nereden çıktığını bile düşünmek aklına gelmedi. Nihayet evin önüne gelmişti gelmesine de nasıl inecek, apartmanın kapısına ulaşmak için o basamakları nasıl çıkacaktı? Ağır hareketlerle şoföre parasını uzattı; biraz toparlanmak için zaman kazanmak istiyordu. Derin bir nefes aldı ve hızla kapıyı açtı. Arka koltukta kıçının üzerinde sürünerek sağındaki kapıya yanaştı, bacaklarını aşağı sarkıttı. Kapıdan, koltuktan kuvvet alarak kendini bir kuklayı ayağa kaldırır gibi ayağa dikti ve güçlükle bir adım ileri çekilerek hırçın taksiciye yol verdi. Taksi altındaki bir sandalyeymiş gibi altından çekilip gitmişti. Bir süre olduğu yerde dikildikten sonra kuvvetini toplayıp bir adım attı, başını hafifçe sola çevirip gördü ki bir kadın ona doğru koşar adım yürüyor, yaklaşıyor derken kadın adamın kıyısında bitti ve ikisinden de hiçbir ses çıkamadan kadın adamın koluna girdi. Tek bir soru vardı adamın aklında, sadece tek bir soru, “Zeynep?” bir şeyler söylemek istedi, ona dokunmadan yürüyebilmek istedi fakat mümkün değildi. Zeynep’in elleri şefkatle dokunuyordu adama, kaygı yüzünden okunuyordu. Sonradan “yürürdün be, bir bokun yoktu, onun seni böyle görmesine izin vermemeliydin” diye söylenip duracağına emindi. Apartmanın basamaklarına geldiklerinde Zeynep koltuğunun altına girip adamın şaşkınlığını bin kat daha artırmış, mesafeyi ortadan kaldırmıştı. Ağır ağır basamakları çıkıyorlardı. Aralarında çıt çıkmıyordu. Apartman kapısından girip asansöre varmayı başardıklarında asansörün en üst katta olması bir kez daha gözgöze gelmelerine sebep olmuştu. İşte böyle geçiyordu yıllar. Her acelede, her ihtiyaçta en üst kattan çağrılıyordu asansör. Zeynep’in gözleri doldu. Adam durduğu yerde soğuk terler akıtıyordu. Asansörde birbirini hiç tanımayan iki komşu gibiydiler. Adam cebinden anahtarlarını çıkardı, asansörden indiler. Evin kapısını açarken dörtyoldaki korna sesleri, bağrışmalar adamın kulaklarında uğuldadı, hala öylece kalakaldığı yol kenarında gibiydi ve orada Zeynep’le gözgöze gelişini hatırlayıp bir an Zeynep’e döndü, kapıyı açtı. İçeri girer girmez, yardımsız, neredeyse sürünerek Zeynep’i bırakıp kendini koltuğa bıraktı, gözlerini kapattı. Zeynep salonun girişinde durup bir süre seyrettikten sonra ne yapacağını, ne olduğunu bilemez bir halde üzerini çıkardı. Şöyle bir etrafa göz gezdirdi. Her şey gayet düzenliydi, temizdi hoşuna gitti. Adam oturduğu yerde derin derin nefesler alıyordu. Gözlerini açıp toparlanmaya çalıştı ve güçlükle ayağa kalkıp ayaklarını sürüye sürüye duvarlarda terli ellerinin izlerini bırakarak mutfağa geldi. Ağrı kesici aranıyordu sağa sola bakındı buzdolabının üzerindeki kasenin içini yokladı eliyle ve birkaç ilaç içinden işine yarayacak ağrı kesiciyi buldu. Zeynep mutfak kapısının önünde dikilip yılların sessizliğini “ne içiyorsun sen?” diye sorarak bozdu su doldururken. Adam allak bullak olmuştu, her şey güçtü. Güçlükle “ağrı kesici” diye yanıtladı ve 2 ağrı kesiciyi avucuna alıp Zeynep’in şefkatle uzattığı suyla yuttu. Yatmalıydı bir an önce ama yürümek, ayakta durmak zulüm geliyordu, düşünceleri çekilmişti. Neyin nesi olduğunu, geçip geçmeyeceğini bilmediği bir ağrıyla uğraşmak zorundaydı üstelik yıllardır görmediği eski sevgili yanındayken. Mutfaktan çıkmak için bir adım atmaya çalıştı ve Zeynep’i koltuğunun altında destek buldu yine. Başka bir ağrıydı bu da, dayanılır gibi değildi.



Uzanmış yatıyordu artık. Zeynep koltuğa ilişmiş adamı seyrediyordu. Meraktan çıldırıyordu, kaygılıydı. Bu sessizliği bozmak için yer arıyordu ikisi de. Zeynep silkinip hüzünlü, titreyen sesiyle “sen taksiye binmezsin, binsen arka koltuğa oturmazsın” dedi. Adam tebessüm edebildi sadece. Zeynep çok güçlü bir merakla, kaygı içinde “Nasılsın?” dedi. Adamın gözlerinin içine içine bakıyordu.
“Camdan, ince uzun birer deney tüpü gibi bacaklarım. Hani oyuncak bebeklerin bacaklarını söküp takardık da tam oturmazdı ya o bacaklar… Anladım ne çok acı, ne çok ağrı çekermiş o bebekler.”
Ağır ağır konuşuyordu adam. Konuşurken gözleri doluyordu. Zeynep’in gözünde canlandı adamın söyledikleri, canı acıdı, içi ürperdi. Gözleri, aktı akacak damlalarla dolu “Peki neyin var? Neden? ” diye sordu ama sorunun cevabını almak istemiyordu. “Kahve içer misin?” diye ayaklandı birden. “Sade, şekersiz?” adam gözlerini kırpmadan başıyla onayladı, tebessüm ederek. Gözlerini kırparak cevap vermeyi isterdi fakat kırpsa gözlerine dolan damlaların akıp gideceğini biliyordu. Zeynep mutfağa doğru yürürken gözlerindeki incileri düşürdü. Adam, yanaklarına…   
 Zeynep kahvelerle yaklaşırken “ben yine gelirim” dedi. Kahve fincanları elindeyken, parmağında pırıl pırıl yüzüğü görünüyordu. Kahveleri yaparken ağlamış fakat ağlamış yüzünü kamufle etmek için elini yüzünü yıkayıp, makyaj yapmıştı. Yüzük Zeynep’i bir an telaşlandırdıysa da adam “biliyorum” dedikten sonra rahatlamıştı. Sadece evlendikten sonra ilk karşılaşmanın tuhaflığıydı hepsi bu. Hem de böylesi tuhaf bir durumda. Adam konuyu “İyiyim ben bir şeyim yok” diyerek değiştirdi. “En azından bildiğim bir şeyim yok”
Zeynep’in kaygıları bir an olsun dağılmıyordu. Adamın kendinden bir şey sakladığını düşündü. Gözlerini dikip uzun uzun baktı. Adam bu bakışı tanıyordu. Tekrar, bildiği bir şeyinin olmadığını söyledi. Bu kez ikna etmişti. “O zaman bir doktora gideceğiz” dedi kesin ve net bir sesle. “Gideceğiz?” Adam önemsemedi masanın üzerindeki sigarasını istedi. Bir sigara çıkardı, yaktı. ”Sen içmiyorsun artık galiba?” Zeynep aynı kesin tonla “Bıraktım. 3 yıl oldu” dedi. O an her ikisi de geçmişi dillendirmemek için kahvelerine saklandılar fakat gözlerini kapatıp kimseye görünmediğini sanmak gibi bir saklanmaydı bu. Kahveler içilmeden soğurdu sevişirken. İkisinin de hatırladığı buydu ve büyüktü bu hatırlamanın sessizliği. “Benim gitmem gerek” dedi Zeynep. “Aklım sende kalacak üzgünüm ama… Lütfen yat dinlen sana yardım edecek birilerini çağır diyeceğim ama çağırmazsın ki! Biraz uyusan iyi edersin mutfakta yiyecek bir şeyler varmış, telefonunu, sigaranı buraya bırakıyorum yarın gelirim” dedi ve adamın üzerine eğilip yanaklarına birer öpücük kondurdu, elini tuttu ve bir şeyden sıyrılmak ister gibi dönüp kapıya yürüdü ve hiç tereddüt etmeden çıkıp gitti. Kapının kapanma sesi, kadının rüzgarı ve adamın üzerine bıraktığı aynı parfümün kokusu adamı sarsmıştı. Her şey kafasının içinde uçuşup durdu ve biraz olsun hafifleyen ağrılar içinde uykuya daldı. 

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Pis Bir Yalnızlık

Akşam ne yediğini hatırlamak için ocaktaki tencerelere baktığında saat gece yarısını çoktan geçiyordu. Ocakta 3 tencere duruyordu ve leş gibi de kokuyordu, kapaklarını açtığında. Birinin içi yarım su doluydu, yağlı, salçalı, domatesli ve içinde tencerenin dibine, sağına soluna yapışmış patates, domates gibi parçalar vardı; bazı ince parçacıklar da paraşütlenerek suyun üzerinde yüzüyordu. Paraşütlenmek? Gökten sofra mı inmişti de paraşütlendirdim bir yemek ögesini bir satırda? Peygamberlerden birinin adı geçen böyle bir hikaye hatırlıyorum, Hz. Musa olabilir. Gökten sofralar iniyormuş da şükürsüzler bu sofrada mercimek niye yok, bu bulgur neden esmer değil filan deyince sofra kalkıvermiş. Sonra başlamış insanoğlu, insankızı karnını doyurmak için çalışmaya. O da perdeleri kapalı, karanlık, havasız ve leş gibi kokan bir mutfakta; sıçrayan yağların üzerinde, orasında burasında makine yağı gibi bir şeye dönüştüğü ve dökülen yemek parçalarının ısıdan kömür olup yapıştığı bir ocağın başında bu akşam ne yediğini hatırlamaya çalışıyordu. Daha birkaç saat önceydi, fakat hiçbir ipucu yoktu. Tencerenin birinde üstü yeşil, beyaz özel bir sos kaplanmış bir kaşık pilav; bildiğin küf! Diğerinde, dibinde donmuş bir tereyağı katmanı üzerinde tek başına öylece duran bir fiyonk makarna tanesi. Tencerelerde tabii bir sıcaklık yok. Bir sıcaklık yok tencerelerde. Hiç hatırlamıyordu akşam, daha birkaç saat önce ne yediğini. Yalnızdı…Çok yalnız…      

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Gece Nöbeti

Evden çıkarken herkes uyuyordu. Karanlığın içinden parmak uçlarımda geçerek ustalıkla kapıya varmayı başardım. Kapıyı sessizce açıp kapatmak usta işiydi ve en önemli adımlardan biri buydu. Kapıya omzumla yüklenerek kapı kolunu yavaşça aşağı indirdim. Kapı açılmıştı, apartmanın sensörlü otomatiğine görünmeden kapıyı kapatmayı da başardım. Sadece bir “çıt” sesi duyulmuştu. Kapıyı ben kapattım, “çıt” sesini ben duydum. Gecenin üçünde kim duyacak minicik bir “çıt” sesi? Bir halt ediyorsan bileceksin gerçekten onu senden başka bilen var mı diye. Sen silah taşıyorsun diye herkese bunu biliyormuş gibi bakarsan yakayı ele verirsin sonra. Bu saatte asansör kullanmak olmaz dedim bir anda. Asansör de eski püskü bir şey, kağnı gibi. Gecenin sessizliğinde bir çalışıyor, durduğun yerde asansör içinden geçiyor sanırsın. Merdiven iyidir. İnmek de, çıkmak da yararlı. 2 basamak indim ki yakalandım sensöre, apartmanın ışığı yanıverdi. Önemsemedim, sessizce ve hızlı bir şekilde vardım apartman kapısına. Önce bir kolaçan ettim ortalığı, kimsecikler yok. Bu şehir askıda sabahlık gibi oluyor geceleri. Gece hayatı denilen şey yalnızca gezip, içip eğlenmek mi? Gece hayatı, gündüz hayatı… çok içerliyorum gece yaşayan insanların çok şeyden mahrum edilmesine ya, bazen hoşuma gitmiyor da değil şu boş sokaklar filan. O sokaklardaydım işte. Bilmiyorum yolumu, ne taraftan gitsem. Issız bir adada gibi hissettim kendimi. En kötü karar kararsızlıktan iyidir diyip, yolun ortasında kabak gibi durmaktan kurtulmak için, yol kenarında park etmiş arabalara paralel bir yol tutturdum kaldırımdan kaldırımdan. Yürüdüğüm cadde bir sokağa bağlansın da rahat bir nefes alayım diye açtım pergelleri. Böyle durumlarda iki sokak arası uzun olan caddelerden çok hoşlanmıyorum. Bir yandan kafamın içinde senaryolar yazıyorum şöyle olsa n’olur böyle olsa n’olur filan diye.

Ve ilk devriye! Uzaktan gelen devriyenin mavi, kırmızı ışığı düştü karanlığa. Bu demek oluyor ki karşıdan yaklaşıyor panik olmamak lazım. Yol kenarında duran kamyonetin yanına sineyim de işi garantiye alayım, yoksa sokağa girene kadar pişti olurum diye hemen siniverdim kamyonetin lastiğinin dibine. Devriye arabası yaklaşıyordu. Burada yakalanırsam ellerinden öperim diye geçirdim içimden. Çünkü gerçekten epey marifet isterdi beni orada görmek. Mavi, kırmızı devriye ışığı ağır ağır güçlendi, beyaz kamyonetin üzerinden süzülerek, dizi dizi park halinde arabalara değip uzaklaşmaya başladı. Acele etmedim, bekledim iyice uzaklaşmasını. Işığın kaybolmasıyla biraz acele edip, ilk sokağa girmek için kalktım yerimden ve aynı dikkatle yürümeye devam ettim. Sokağın köşesine vardım ki sokağın içinden gelen bir araba görüp bir an geri çekildim. Emindim bu da bir devriyeydi. Siren ışıkları yanmıyordu, farları bile kısadan daha kısaydı. Cüce farları diye eğlendim kendi kendime. Kısa bir hesap yaptım durduğum yerde. Onlar sokağın köşesinde, döndükleri tarafın tersine de bakarlardı. Demek ki ben biraz önceki gibi durursam kabak gibi görünürüm diye düşündüm. Karşı kaldırım da iyi bir fikir gibi gelmedi çünkü cüce de olsa o farlar üzerime düşerdi. En güzeli bir arabanın ön tarafına sinmekti ama riskli bir hareketti bu. Onların döneceği tarafa göre yer değiştirmem gerekecekti ki, öyle de oldu. Onlar sokağın köşesinde göründüler, ben bir arabanın plakasına kafamın tepesini dayayıp durdum ve devriye arabasının durduğum tarafa döndüğünü görüp, emekleme, diz üstü arası bir ilerlemeyle arabanın yanına, kaldırıma attım kendimi. Onlar da geçip gittiler. Bilmiyordum hiç nasıl bitecek gece. Saklanarak yaşamak gerçekten çok zor. Kimin ne olduğunu, nereden çıkacağını bilemiyor insan. Bu saatte geçen arabaların yüzde sekseni polis arabası. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Karışacak bir kalabalık da yok. Bir yerde çay içmeye kalksam, gecenin bu saatinde taze çay, ancak taksi duraklarında olur. Bir de karakolda, ama bu ihtimali hesaba katmıyorum bile. Zaten gecenin bu saatinde karakola gidişim gitmek değil, götürülmek olur ancak. O zaman çay da vermezler orada bana.

Denize yaklaştım. Biraz deniz havası almak iyi gelir diye düşündüm. Fakat tren yolunu geçmem gerekiyor, alt geçidi kullanmak hiç mantıklı değil, resmi arama noktası orası. Demek ki biraz daha ilerdeki köprüyü kullanıp caddeye çıkacağım, oradan da direkt deniz kenarına…
Deniz kenarına indiğimde bir rüzgar esti yüzüme. Bir an boğulacağım sandım. Sanki nefes almıyordum, rüzgar alıyordum. Ciğerlerim rüzgarla doluyordu. Rüzgara rağmen kayaların üzerinde ayakta dikilmek istedim. saatlerce oturmak istedim. Belki sabahı kayaların üzerinde karşılayabilirdim. Bir şişe şarap ya da 2 kutu bira olsaydı tereddütsüz yerimi alırdım kayaların üzerinde. Bu kayaları da traşladılar dümdüz oldu hepsi saçma sapan. Üzerine ev yapacaklar sanki, hani kayaların üzerinde depreme dayanıklı oluyor diye. Deniz kumundan bina diken, bunu da yapar.

Sahil boyunda gecenin bu vaktinde yürümek hiç de doğru değil aslında benim için. 100 metre ilerden arabalar geçiyor tek-tük de olsa. Bir devriye geçse, silüetim onlar için, tek başına. Açık hedefim.
Deniz kenarı, rüzgar, saklanayım filan derken dünya yol yürümüşüm. Yoruldum tabii. Dönmeye mecalim kalmadı pek. Neredeyse sürüne sürüne dönüşe geçtim.       
Yürümek değil de kafanın içinde sürekli bir şeylere dikkat etmek zorunda olmak, planlar yapmak, saklanmak, kaçmak yoruyor insanı.

Sürekli yol değiştirerek, ağaçların, arabaların arkasına saklanarak, kısa koşular, hızlı adım ve ağır adım yürüyüşlerle evin sokağına girdim ve hızla bahçe kapısına doğru yaklaşıyordum ki, sokağın bağlandığı caddeden bir polis arabası geçti. Bahçe kapısını açtım. Sessizce bahçe kapısının kilidini kapattım. Biraz önce caddeden geçen polis arabası hızla geri geri gelip sokağa girdi ve bahçe kapısının önünde durdu. Aramızda bahçe kapısı, yakalandım. Bahçeli bir nezaretteyim. Bir polis arabadan çabucak inerek kapının önüne geldi. Sanki bütün gece beni kovalamışlar gibi, onları yormuşum gibi bir kimlik göreyim dedi. Hızla sorularına devam etti, cevaplarını bile beklemeden. Kimsin, ne arıyorsun, ne yapıyorsun, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun? Kapının kilidini kaldırıp kapıyı hızla itti. Fark etmemişim. Kapı bir anda belden aşağımla bütünleşti ve sanırım ferforje bir işleme kaldı üzerimde. Güçlükle geri çekildim. Kimliğim yoktu. Hatta üzerimde hiçbirşey yoktu. Sorular silsilesinin içinden burada oturuyorum diyerek sıyrılmaya çalıştım. “Görürsün şimdi sen”den halli bir tavırla paçalarımdan boynuma kadar, ceplerimi de kontrol ederek üzerimi aradı. Ceplerim bomboştu. Ceplerimi parayla bile doldurmayı sevmiyorum. Ceplerimin ellerim içinde dursun diye var olduğunu sanıyorum. Cepsiz pantolonlar, hırkalarla ilk kez sahneye çıkmış bir oyuncu gibi oluyorum. Elim kolum fazla geliyor kimi zaman. Burada oturuyorum işte! Üzerimde ne anahtar var, ne telefon. Zili çal dedi sertçe. Apartman kapısının önüne gelip korkarak, çekinerek zili çaldım. Kapı bir türlü açılmıyordu. Polis, ne oldu, açmıyor kimse der gibi manidar baktı. Yürü lan! İki merdiven indim ki kapı otomatiği sesi duyuldu, kapı açıldı. Tabii ki bu onları ikna etmeye yetmedi. Bana yukarı kadar eşlik etti. Kapı aralıktı. Ev arkadaşım kapıyı aralık bırakıp yatağına dönmüş olmalı. İçeri girdim. İçerden kimliğimi getirip uzattım. Görüldüğü üzere tek suçum kimlik taşımamaktı. Yüzümde müstehzi bir gülümsemeyle iyi geceler dedim ve kapıyı kapattım.