25 Kasım 2009 Çarşamba

Karga Karga “Gak!” Dedi...


Bundan yaklaşık 500 yıl evvel bir yarımadada, sultanlardan bir sultan, zaferler kazanmış, aradan yıllar geçmiş de bir saray yaptırmıştı. Hem tahtta hem bu alemdeki son yıllarını, sarayında bir çeşit inziva hayatı yaşayarak geçirmek arzusundaydı. Devlet işlerinden uzaklaştığı da, en mühim kararların alındığı, devlet erkanının karargahı da bu haşmetli saray olmuştu. Büyük hükümdar her fırsatta sarayın bahçesinde yürüyüşler yapıyor, kuşları besliyordu. Öyle ki kargalara imrenerek bakıyor, kısacık ömrüne hayıflanıyordu. Genç yaşında devraldığı taht büyüklerinin ömrünü tüketmiş, ölümlerini hızlandırmıştı. O da aynı kadere boyun eğeceğini düşünüyor, kargalara tahta geçmeleri için espriler yapıyordu. Saray halkı sultanlarının delirdiğine hükmediyor, onun saraya alıştırdığı kuşlardan, bilhassa kargalardan yaka silkiyordu. Kırdıkları cevizlerin hadde hesabı yoktu, pisliği de çoktu. Sarayın hizmetlileri bu konuyu sultanlarına açmak istiyorlardı lakin, kellelerini ortaya koymanın bir alemi yoktu. Zaten sultan delirmişti kuşlarla konuşuyordu, e ömrü de çok kalmamıştı. Kargalara kalsa bunlar bütün saray halkını gömer, mezar taşlarında ceviz kırardı.
Bir sabah sultan ağırlaştı ve her zaman bahçede olduğu saatte yatağından kalkamadı. Bütün kargalar sarayın bahçesinde toplanmış, sultanı çağırıyor, feryad figan nidalarla tüm sarayı inletiyordu. Sultanın hayıflandığı kısa ömürcüğünün vadesi dolmuştu artık ve bütün bir gün ağır ateşler içinde kıvranan yorgun bedeni geceyarısı kendini bırakmıştı. Sultanlarının ani ölümüne pek şaşıran, üzülen saray ahalisi bir yandan da gece gündüz dinmeyen karga seslerinin sorumlusu olarak onu görüyor ve büyük öfkeyle kargalardan kurtulmaya çalışıyorlardı. Tahta geçen nice hükümdarlar kargalar için çözümler üreterek başlıyorlardı işe. Her gelen hükümdar sarayın sınırlarının daraltılmasında, kargalar uzaklaşmıyorlarsa, kargalardan uzaklaşmakta buluyorlardı çareyi. Seneler sonra tahta geçen bir hükümdar sarayın yüzbinlerce metrekarelik bir alana kurulduğunu fakat, bu alanın asırlar boyunca yüzde 11,4 daralan saray sınırlarının çok ciddi boyutta değerlendirilmesi gerektiğini düşünerek bu daralmaya son vermişti. Uzun yıllar sürüp giden karga-saraylı kavgası başka bir sarayın yapılmasıyla son bulmuş, saray halkı yeni saraya ve devamında yapılan saraylara dağılmışlardı. Bu kavgadan galip çıkan kargalar çoğalarak, terk edilmiş sarayda kendi sarayları gibi bağıra çağıra, yürüyüp uçuyor, sarayın tarihi mermerlerinde cevizlerini kırıyorlardı.
Son hükümdar, bütün heybetiyle devletini upuzun bir masa çevresinde, ingiliz kraliçesinin hediyesi görkemli avizenin altında topladı ve kargalar basmış sarayı ziyarete açmaya karar verdiğini açıkladı. Salonda bir uğultu koptu kopmasına ancak, bu karar hem o sarayı terk edilmişlikten kurtaracak, hem yabancıları ağırlamak, onlara devletlerinin büyüklüğünü göstermek için kullanılacak ve belki kargaları da kaçıracaktı. Tez elden karar uygulamaya geçti. Sarayın kapıları ağır ağır açıldı ve sarayda içeriden dışarıdan bakım onarım ve temizlik yapılmaya başlandı. Kısa sürede misafirlerini ağırlamaya başlayan sarayda ne kargalar, ne sesleri eksik olmamıştı. Kargaları soran yabancı misafirlerini “padişahsınız çatlak sesler muhakkak olacaktır” diyerek cevaplayan hükümdar kurduğu bu geçiştirme cümlesiyle çaresizlikten derin felsefelere de girerek çeşitli kılıflar uyduruyor ve beğeni kazanıyordu. Misafirlerin memnuniyeti yayıldıkça yayılıyor, saray ziyaretçi akınına uğruyordu. Sarayı tamamen ziyarete açmak ve saray hazinesindeki eşyaları sergilemekte çare bulan hükümdar bu kararı hayata geçirememiş de olsa pek memnun olmuş, son yıllarını da huzur içinde geçirmiştir.
Cumhuriyetin kurulmasıyla halkın ziyaretine açılan, kargaların tarihi mermerlerde ceviz kırmaktan, çalışanlarınsa kargalarla uğraşmaktan vazgeçmediği saray, tarihi mermerleri sökülerek yerine arnavut kaldırımlarının yapılması, saray duvarları boyunca ceviz ağaçlarının dikilmesiyle Dünya sarayları arasındaki yerini hala korumaktadır.

22 Eylül 2009 Salı

Ekim'de Ada'ya


Nizami Bey öldü.
Daha dün, Necmeddin amca çardakta akşamüzeri otururken “Yapraklar da döküldü Nizami Bey” dediğinde, Ekim ayı boyunca Ada’ya gideceğinden sözediyordu. Hele şu hafta bi geçsindi. Gece vakti, değil ciğerleri, duvarlar sökülürcesine öksürüğüyle uyandım. Alışmıştım artık onun öksürüğüne ama, bu kez başkaydı. Asansörde filan karşılaştığımızda hep mahcup, boynu bükük dururdu. Fötr şapkası, Yaşar Kemal gözlükleri, köstekli saati, takım elbisesi, sedef kakmalı bastonuyla tam bir İstanbul beyefendisi; öksürüğünün duyulduğunu elbette biliyor, komşularının gözlerine bakmaktan kaçınıyordu. Öksürük bu öyle kavga gürültü değil ki. 40’tan fazla kedisi vardı evde. Bir de alerjisi varmış kedi-köpeğe. Çok da severdi hayvanları.
Bir sabah apartmanın içinden kedi miyavlaması duyup açtım kapıyı; kedi çığlığı dendir ona, nasıl bir miyavlama! Bembeyaz, pamuk gibi bir yaratık kaçmış gelmiş kapının önünde, bas bas bağrıyor. Aldım kucağıma doğru üst kata, Nizami dedelerinin kapısına. İçerde kediler senfoni orkestrası gibi. Nizami bey, Yaşar Kemal gözlüklerinin arkasından gözleriyle gülümseyerek, sevecen karşıladı ve içeri buyur etti bizi. Kediler, Nizami bey nereye giderse peşinde. Kedilerden güç bela bir yer bulup iliştim. Nizami bey de kucağından bırakmadığı İran kedisiyle karşıma kurulup, “Ben” dedi. O anda eminim “Ben” yerine, “Ben”i çağrıştırmayacak bir kelime bulsa onu kullanacaktı. Bir insan bu kadar kendisini dışarıda tutarak “Ben” diyebilir. Bir öksürük aldı Nizami beyi ki, paniğe kapıldım. Su, ilaç filan getirmek istedim fakat, bir yandan eliyle “Otur otur” diye işaret ediyor.
“Yıllarca kedilere karşı büyük bir nefretle yaşadım. Hiç sevmedim onları. 20’li yaşlarımda sevmeye çalıştım ama, ancak 40’ıma geldiğimde bir kedim oldu.” Dedi. Hiçbirşey sormak, söylemek istemiyordum, gözlerinin içine içine bakıyordum. O kadar güzel ve o kadar tane tane bir Türkçeyle konuşuyordu ki.
“5 yaşındaydım” diyerek koltuğun koltuğun arkalığında takılı duran sedef kakmalı bastonunu aldı, elinin üzerine çenesini dayayıp dalıp gitti, pencereden dışarı.
“Sonbahardı. Çimenlerin üzerine kuru kuru yapraklar dökülmüş, onların arasında bir sağa sola koşturuyordum. Kuru yaprakları, onları ezince çıkan sesi ve alıp saatlerce incelemeyi, o incecek damarkları, yaprakların kıvrılışını çok severdim. Okaliptüs ağacı vardı bizim apartmanın boyunu geçerdi, çok uzundu, çok geniş. Onun dibine geldiğimde duyduğum kuş cıvıltılarından farklı bir cıvıltı duydum. Okaliptüsün bir yerinde bir uş yuvası vardı belli ki. Ben okaliptüsün geniş gövdesi çevresinde, toprağın üzerinde duran kalın kökleri üzerinde gezinirken yuvadan düşen bir yavru kuşu kuru yaprakların arasından almak için koştum. Koştum ama yetişemedim.. apartmanın arsız kedisi çoktan kapmıştı onu. Kuşu kedinin ağzında gördüğümde delirmiştim sanki. Kedinin ağzına bir tekme attım, kuş bir tarafa, kedi bir tarafa savruldu. Savruldu ama kuş çoktan ölmüş, kedi ikinci hamlede yavru kuşu alıp, kuytuya kaçmıştı bile. O gün okaliptüsün dibine çöküp saatlerce ağladığımı hatırlıyorum.”
Öyle bir anlatıyor ki Nizami bey; 80 yıl öncesini dün gibi ve aynı duyguları yaşayarak. Kuru bir yaprak gibi savruldum rüzgarında.
“O günden sonra, yıllar boyunca yanıma gelen kedileri, bazılarını yanıma çağırıp hep tekmeledim. Çocukluk işte! Hiç sevmedim bu yaratıkları ama, ilk kedim olmadan önce çok düşündüm, çok üzüldüm. O gün okaliptüs ağacının dibinde ağlayan, çaresiz çocuk gibi ağladım. Onlardan özür dilemeliydim. Nerede biçare; ıslak, üşümüş, itilmiş, atılmış bir kedi gördüysem aldım getirdim, aldım getirdim. Her biriyle ayrı ayrı ilgileniyorum yıllardır. Yasakmış! Yok alerjiymiş de bilmem neymiş, doktorlar halt etmiş. İnsanlar birbirlerini öldürüyor, yaralıyor bakıyorsun adamın yüzüne duvar daha duygulu, daha insani geliyor. Nefretle bakıyorlar birbirlerine, çevresine. Bir ’merhaba’ küfür gibi algılanıyor. Şu güzelim bitkiler bile biraz ilgiyle ne güzel çiçekler açıyor. Konuştuğum zaman öksürük de tutmuyor bak!..”
Nizami bey ne kadar güzel düşüncesiyle öyle mahcup duruyorsa asansörde aynı ince düşünceden nasibimi almış, yormamak, rahatsız etmemek için müsaade istedim. Kapıya kadar uğurladı beni ve kapı ağzında “Ekim’de Ada’ya! Rakı içmeye…” dedi gülümseyerek.
Ekim’de…Ada’ya…

16 Ağustos 2009 Pazar

Çapariz


Aziz, Recep’in çalgılı kahvesinden çıkıp, Cankurtaran fenerinin önünde göründüğünde İsmail’le biraları almış, ziftleniyorduk kayaların üzerinde. Vızır vızır arabalar geçiyordu. Aziz koştura koştura geldi, tepemize dikildi. Siyah deri ceketi, soluk siyah tişörtü, kirli sakalları, siyah kot pantolonuyla, ayaklarına geçirdiği eski püskü, tozlu ayakkabılarını dizlerimin dibine sokarak öylece durup, batmakta olan güne baktı. Aşağıdan heybetli görünen bu adama bakmaktan boynum tutuldu artık. “Adam bir otur!” dedim ama nafile. İsmail bir bira da ona açtı, uzattı. Aziz gözlerini bir an baktığı ufuktan ayırmadan alıp, sıkı bir yudum çekti birasından. “Recep’in kahvede Rüstem vardı gene. Dağıttı, perişan etti namussuz! O ne klarnet çalmak öyle… Gönlüm buruştu şerefsizim!” diye söylendi. İsmail’le gözgöze geldik, Aziz’in etekleri altında. Belli dumanlanmış kafası. Çektim oturttum aşağı. Bir dikişte bitirip attı tenekeyi. “Bu herif klarneti eline alınca nasıl oluyorum biliyor musun?” dedi. “Hani yakıyoruz ya ateşi içine pet şişe atıyoruz… O pet şişe… o kızıl alevlerin arasında büzüşüyor ya… Hah! İşte aynen öyle…” dedi. İçim ürperdi oracıkta. Rüzgar da ısırmaya başladı. Aziz bir bira daha açınca zuladaki biralar günü batırmaya yetmeyecek diye düşündüm ki, “Bu kadar mı?” dedi Aziz. “Biz nereden bilelim abi kafanın dumanlı geleceğini…” mırıldandım öyle. İsmail “Yürüyelim şöyle sahil boyu?..” diye bir reçete yazdı ama, sarmadı Aziz’i bu akşam. Uzun yürümeleri meşhurdur Aziz’in. Durmak yorulmak bilmez o. Öyle tempolu filan da yürümez. Yılan gibidir Aziz; böyle geçtiği yere siner, sindirir attığı adıma geçtiği yerleri. “Bişiy mi var? Bişiy mi oldu?” dedim. “Yok be öyle efkar yaptım işte.” Dedi. Bir şey olsa anlarım ben. Bu öyle bir şey değil. Heyheyleri üzerinde işte. Aziz bu! Bu Aziz’den bi cacık olmaz bugün. İsmail de dikmiş gözlerini Aziz’e bakıyor. Hani bekliyor ki iki kelam etsin. Ben kestim ümidi, sustum oturuyorum. Sağa sola bakınıyorum. İnsanlar gelip geçiyor. İçiyorlar, çekirdek çitliyorlar kayalıklarda çoluk çocuk, baloncu, mısırcı ve seyyar akıllılar yol boyunca. Baktım Sarayburnu tarafında bir gelin arabası duruyor ışıklarda. Tuttum kolundan Aziz’i, dedim “Kalk!” İsmail, Aziz bir ağızdan “N’oluyor lan?!” dediler ama, karar verdim ben. “Çocukluğun be abicim!.. Kalkın da yürüyün, karşıya geçelim!” salak salak baktı ikisi de yüzüme. “Gelin arabası geliyor oğlum! Ayıktın mı?” yapıştırdım İsmail’in omzuna tokadı anladı. Aziz çakıldı kaldı kaldırımda. Arabalar geçiyor, karşıya geçmemiz lazım kaçıracağız gelin arabasını, bu duruyor. Güle oynaya çekiştire çekiştire geçirdim karşıya ikisini de. Başladık beklemeye. Bekle bekle bi türlü yaklaşmaz oldu bu araba. Aziz arabayı görmüyor bana söyleniyor “Hayallenip duruyorsun akşam akşam” diye. Meğer orada duruyormuş araba, ışıklarda değil. Ama gelecek elbet. Aziz sukoyvermek üzere, İsmail arada yola çıkıp, gözlüyor filan. İsmail yolun ortasında “Geliyor!” diye bastı yaygarayı ama, kendi kaldı yolun ortasında, ambulans ezecekti bi de. Çocuklar gibi şeniz. Nerdeyse 15 yıl sonra gene aynı yerden gelin arabası durdurmak…
İsmail yerinde duramıyor. Hoplaya zıplaya bekliyor arabayı. Arabanın önüne attı kendini. Aziz, trafik polisi gibi yaklaştı arabaya. Eliyle “Camı aç” işareti filan yapıyor. İsmail de arabanın önünde, arabayı tutuyor bizim tüysiklet. Ben de gelinin oturduğu tarafta duruyorum, koydum elimi arabanın üstüne. Damat yerini yadırgamış olacak kapıyı açıp, dışarı çıktı. İsmail pişmiş kelle gibi sırıtıyor, “Mutluluklar dileriz damat abi” diye atıldı. Aziz şöyle bir baktı damada. “Mutluluklar” demeye kalmadan, gelin çıkıverdi kapıyı açıp. Geline baktım. Aziz’e baktım. Aziz arabanın üzerinden gördü gelini, gelin Aziz’i. Gözleri çığlık çığlık, hani diyor ya şair “Nasıl gözgözeyiz ansızın bir infilak!”
Aziz elinin tersini damadın omzuna koydu. Gözlerini ayırmıyor gelinden. Önüne ne çıkarsa devirecek gibi. Aziz’in dudakları “Şükran”, Gelinin dudakları “Aziz” diye belli belirsiz kımıldadı. Çarpa çarpa büyük aşkı çarptı oltaya iyi mi?Aziz oldu çapariz…
İsmail yeni çaktı mevzuuyu, çekildi arabanın önünden, damat 3 zarf uzattı Aziz’in gözüne gözüne, kapattı menzilini. Aziz damadın omzuna iki pış pış yaptı, gözleri aynı noktada. Bir an kımıldamadı. Damat anlam veremeden arabaya atladı, Şükran arabanın içine eridi sanki. Basıp gittiler. Geride o ateşin içinde büzüşen pet şişe gibi gönlü buruşuk, bir başına Aziz kaldı. Öylece kaldı.